“Abanoz silmeli küçük salonda lambalar, aynalar,

kadehler birbirine hep aynı parıltıyı gönderiyorlardı”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdullah Efendi’nin Rüyaları

An denilen piç’in  şarap kadehinden yansıyan

kristalize ışıklar gece tırısa geçtiğinde

voltalayan kelimeler bir böğürtü gibi dışarı çıkarlardı usulca.

Müsvedde röprodüksüyonların üzerinden geçip

kütüphaneyi solladıktan sonra

kırılan ve hala nefes alan kelimelerden bazıları

içlerindeki kelamı boca ederlerdi  daha söylenmemiş olanın üzerine.

Babaannesinin dediği gibi,  kalandan arta kalandı.

Zamanın kristalize parlaklığının peşinden giden flanör sineğin kırık kelimelerin üzerine vuran gölgesinde

buyur ettiler onu içeriye.

Bir tutam Abdullah Efendi’nin rüyalarından almak koşuluyla bu diyara geçiş  kolaydı.

Adı bir zamanlar Alem_i Hab’tı buranın.

Görünenle görünmeyenin sınır komşusu olduğu

Hakikatle hayalin  birbirinin sureti olduğu.

Zaman ve mekanın büzüşüp bir firketenin üzerine konacak bit kadar

küçüldüğü kristalize modernlikleri

şerbet niyetine içenler çok uzaktaydı.

Uysal bedenler kavruk bakışlarla çevriliyken

Kapitalist musibetin lirik kodlarını çözme kararlığındaki

GÖZLERİ

Kartezyen ikiciliğin kalıntılarıyla

beden,

            VE

ruhu

ayırmıştı bir kez.

Taklit benliklerden  kaçmak mümkün müydü

şizoid  görüngüler metni gölgesiyle boyarken.

Güvenli vintage küvette köpürttüğü sabun köpüklerinin altına saklanmaktı derdi.

Güven, derdi bir arkadaşı;

üzerine düşen bir sabun köpüğü gibidir.

Önce sabun köpükten ikinci bir deri olur bedenin üzerinde

Bir üfleyince tüm köpük gider sen ve bedenin tüm çıplaklığınla

baş başa kalırsın vintage küvetinde.

Çıplak bedenin saflığında köpüklerden azade ruhunla vintage küvet tarafında kutsanırken

yazmak ve sevişmenin eşdeğer olduğu öğrenilirdi arta kalanın metodolojik ağırlığında

henüz vişne yemiş dudaklarından.

Metne diktiği kelimeler teğellediği zihninden apar topar dökülünce

dudaklarının mı önce sustuğunu yoksa zihnini mi önce unuttuğunu düşünmezdi

yazarken.

Neredeyse ikiz kadar benzetildiği babaannesinin zümrüt yeşili gözlerinin metne vuran gölgesinde

evrenin tüm peçetelerine tüm istek şarkılarını yazsa da geçmeyecekti

içindeki iğne deliği boşluk.

Tüm evreni içine alabilecek bir boşlukla bakıyorsun derlerdi  evrene

alışveriş merkezlerinin çığırtkan ışıklarıyla çevriliyken yüzlerimiz

boşluklar daha da büyür

ağaçlar gider

nice geziler olur

insanlar ölür

aşklar eskir

hüzünler birikir toprakta

yağmurlar yağar

zaman ağar

tenlerin üzerinde

gezinen ince çizgiler fark etmeden oyuklara dönüşür

mantarlaşır hatıralar

yırtılır fotoğraflar.

Hayat basitliğin yıkıcılığıdır sadece

duygular marazlı reflülerin gölgesinde

boğazdan miğdeyi boylayan lirik  sütlü bir kahvedir

metinde bir nokta oluverir bazen  üzerine damlayan

bergamutlu çayın ezici otsal ağırlığında

duymak istemediği sesler Tanpınar’dan Poe’ya geçerken değişen pikap gibidir

az biraz cızırtılı militan  huzursursuzlar sunar.

Aile denilen parçalı odipal üçgenin içine diktiği sırlar

Bir medcezir gibi yükselip

Bir çay kaşığı olup kendi çevresinde pergel gibi döner .

Olmaz olmaz

Giremez zihnine

Hafıza der Bergson

An denilen bir piçtir

Sonra ekler kara kitaptan bir epigrafı

“rüyanın bahçeleri”

Aşk  denilen antik metinlerarasılık

Küflü aidiyetler biriktirir kalplerde

Sen kendi medcezirlerinden salınıp dururken tıknaz zamanlar gelip çarpar

Kayıp hatıralara…

Rüyanın rüyasında olmak

An denilen piçle sarılı rüyanın bahçelerinde gezinirken………….

Ve sen

Düşünürsün…

Esen Kunt

Paylaş