Gilles Deleuze’u feminist teoriye yaklaştıran en önemli düşüncelerinden biri de göçebebilim metodolojisinin barındırdığı oluş kavramıdır. Deleuze ve Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni eserlerinde normun, patriyarkal kurumlar tarafından şekillendiğini söylerken çarenin “kadın-oluş” düşüncesinden geçtiğini ortaya koyarlar.

Çünkü çoğunluk ya da bizim major olarak adlandırdığımız şey her zaman eril  olandır. Ama “kadın oluş” minörün majora karşı üstünlüğünü ortaya koyduğundan önemlidir. Majorün en önemli temsili olan eril iktidarı, toplumun içine sinmiş mutantan bir göz olarak düşünebiliriz.

Bakma eylemini de kadın bedenini nesneleştiren hükümran bir özne konumuna yücelten bu eril bakış, bir  anlamda 1984’teki Büyük Birader gibi kendini her yerde ansızın hissettirir. Kadının  kendini  sürekli seyredilen bir şey olarak konumlandıran bakış, bedenin cinsiyetini de dişil olarak belirler.

Eril bakışın bir nesnesi olarak kadının kaç yaşında evleneceği, kaç tane çocuk doğuracağı, giyimi kuşamı, makyajı, gecenin bir vaktinde sokakta olmaması gerektiği gibi pek çok dispositifle şekillendirir, yoğurur, uysallaştırır, denetim altına alarak disipline eder. Kadın çoçukluğundan itibaren hep bu bakışı bedeninde hisseder. Issız bir sokakta yürürken, gülerken, kahkaha atarken, konuşurken her zaman o bakışın kendisini takip ettiğini bilir. Kimi zaman üzerindeki bakışın varlığını unutur. Ama bir toplu taşıma aracında, tek başına gecenin bir vakti metroya bindiğinde o bakışı yeniden hatırlar ta ki evine gidip kapısını kapayan dek.

Bunlar Michel Foucault’un tarif ettiği üzere biyo-iktidarın dişil beden üzerine düşen dünyevi gölgesidir.

Eril nazarın en öncelikli iktidar dispositiflerinden birisi  iffet olarak bilinen disiplin mekanizmasıdır. İffet denilen bu disiplin mekanizması nasıl çalışır. Öncelikle anneleri tarafından kız ve oğlan çocuklarına uygulanan ayrım üzerinden kendini gösterir. Kaybedecek bir şeyi olan her zaman kız çocuklarıdır. Anneler ve babalar bu eril bakışın bir nesnesi olarak kız çocuklarını yetiştirirler azar azar.

“Paşa oğlanlar, kızım git çayı demle” diyen anneler. Kızına daha çocukken  yerini mutfak olarak gösteren anneler, ya da bu da erkek olmadı diye kızına her zaman eksik muamelesi yapan babalar. Kızını okutmayan babalar. Eril iktidarı şiddet üzerinden devam ettiren babalar. Buna göz yuman anneler. Çocuğunu öncelikle insan olarak değil de kız olduğu için eksik ya da erkek olduğu için paşa diye yetiştiren aileler bu eril iktidarın bir üreticisi olarak çarpık eşitsiz toplumsal cinsiyet kodlarını üreterek meşrulaştırılmasına yardımcı olurlar.

İffetli olması gereken, kaybedecek şeye sahip olan her zaman kadındır. Kadın doğduğu andan itibaren bir boşluk, eksiklik üzerinden tanımlanır. Lacancı imgesel simgesel gerçek düzleminde kadın bir arzu nesnesi, her şeyden öte bir değillemedir. Kadın yoktur, dil ötesi bir alana sürülmüştür.

Bu uysal dişil bedenin yerli yersiz konuşması pek hoşa gitmez. Suskun olması makbuldur. Yeri de kamusal alandan  ziyade mahrem alan yani içerisidir. Özellikle evin mutfak bölümü onun için biçilmiş kaftandır. Zaten medya da kadına ideal yerinin mutfak ve tuvalet olduğunu reklamlar ve bilimum şey üzerinden sürekli hatırlatır. Temizlik reklamlarında ideal çamaşır suyuyla sabahtan akşama kadar evini temizleyen kadın akşam olunca da ideal tava tencere ve mutfak takımları ve en az üç ideal çocuğuyla eşini bekler, durur gülümsemesini ihmal etmeden. Aynı reklamları seyreden bizler mutfak ve tuvaletten çıkaramadığımız kaç kadının daha şiddet ya da savaş kurbanı olarak öldürüldüğünü o cicili bicili reklamların ardından başlayan dramatik müzikli haberler üzerinden dinleriz. Peki hangisi gerçektir acaba? Pembe mutfağı içinde fayanslarını delicesine silen ve hayatının anlamını mutfağının ve  tuvaletinin daha da parlaması için  gösteren kadın mı? Yoksa babasının ya da kardeşinin şiddetine maruz kalan kadın mı?

Çünkü dışarısı tekinsizdir, gizemlidir, korkutucudur. Ama ya içerisi sanıldığı kadar güvenli midir? Bu meseleyi en iyi tartışan filmlerden biri de Türk Sineması içindeki güçlü auteur yönetmenlerden biri olan Pelin Esmer’in çektiği  Gözetleme Kulesi’dir.

Judith Butler feminist teori ve Queer çalışmalar içinde çığır açan “Gender Trouble”  kitabında cinsiyetin başlı  başına toplumsal ve söylemsel olarak kurgulanan bir şey olduğunun altını çizer.

Dolayısıyla eril iktidar, eril bakışla dişil bedeni kendi normlarına göre sürekli olarak şekillendirmeye çalışır. Kadın  tekinsizdir, cadıdır, femme fatale’dir, arzu nesnesidir, yoldan çıkartandır, eksiktir, günahkardır.

Kadını ötekileştirme, kötücül metaforlara bezeme çok daha öncesinde mitolojide varlık bulur. Pandora’nın kutusu, Felaketler tanrıçası Cassandra ve bakanı taşa döndüren yılan saçlı Medusa .Kadını gülünçleştirme, dilsizleştirme, mahrem alanın içine tıkama çabaları her yüzyılda herşekilde kendini her alanda  gösterir. John Berger’in de dediği gibi kadın bedeni her zaman erkek  bakışını hükümran özne konumuna yerleştirir. Batı sanatının  pek çok ürünü de zaten bu eril bakışı okşayan  eserlerle doludur.  Fotoğraftan sinemaya sanatın da  toplumsalın içine sinmiş olan patriyarkal  düşüncelerden  nasibini  aldığının en önemli kanıtı  film teorisyeni ve sinemacı  Laura Mulvey’ın  Hollywood filmleri üzerine  yaptığı analizler sonucunda  1975 yılında kavramsallaştırdığı  “Görsel Haz ve Anlatı Sineması” isimli makalesidir. Bu makalesinde Mulvey bir anlamda Simone de Beauvoir nasıl “Kadın olarak doğulmaz kadın olunur” diyerek feminist teori içinde kadınlığın bir tahayyül bir kurgu olduğunu tartışmaya açmışsa  yazar da  sinemadaki bakış  kavramını tartışmaya açar. Freud’un  “Cinsellik Üzerine Üç Deneme” çalışmasında ayrıcalıklı olarak üzerinde durduğu bakış  kavramını Mulvey, patriyarkal düzenin  bir yansıması olarak sinema  üzerinden  değerlendirmeye çalışır. Sinemanın  izleyiciye sunduğu en önemli şeylerden biri de izlemekten duyulan hazdır, “scopophilia” kısaca  bakmaktan alınan haz olarak tanımlanır. Sinemada erkek izleyici bakışın öznesini temsil eder. Seyirci, hatta yer yer kameranın kendisi de  perdedekilere bakan, bir anlamda dikizleyen konumdadır. Bu bağlamda Mulvey anaakım sinemada kadının bu eril bakışın bir nesnesi olduğunu dile getirir.

İşte bu süreçte kamera sürekli kadını  bedenini denetim altında tutar, evcilleştirir ve  hükümran eril bakışın pasifize ettiği nesne haline sokar. Tıpkı toplum gibi. O bakış hep kadını izler durur.

Ortaçağda kadın olmak kadın bedeninin bizatihi kendisi günahı üreten ve meşrulaştıran bir iktidar dispositifi olarak işlev görür. Gülen kadın kahkaha atarsa vay haline. İffet ve edep kavramlarının taşıyıcısı her zaman kadındır. Siz hiç bir erkeğe iffetli olmasını söyleyen bir deyime rastlar mısınız dilimizde. Hayır, asla. Çünkü dil de cinsiyeti üretir. Gülmek, kahkaha atmak ve susturulmaya çalışılan, kadınlar. 
Deyimlerimizle, sesimizle, dilimizle kadını hep dil ötesi o sessiz alana mahkum etmeye çalışırız. Sürekli o eril bakışla mücadele eden kadın aynı zamanda kendini sürekli olarak var etme mücadelesini de sürdürür.

Uzun zamandır kendime sorduğum bir soru var kadınların edebiyat dünyasında yazar olarak var olabilmek için verdikleri güçlü bir savaş var. Yazar olmak isteyen, yazma tahayyülü üzerine yaşamlarını inşa etmek isteyen, yazarak kendilerine ait bir oda, bir dünya kurmak isteyen pek çok kadın var.

Görünüşte yazar olmak isteyen ve dosyalarının yazan ve yayınlatmak için bekleyen bir dolu susmak istemeyen kadın… Bu bence önemli bir şey bir umut bir dönüşüm. Evet kabul yazın dünyası da eril iktidar alanı en iyi on yazarımızı sayacak olursak içlerinde çok az kadın yazar sayabiliyoruz belki. Sıyrılıp bir isim olabilenler bir elin parmaklarını geçmiyor; kabul. Ama, bu  yazmakta olan  bir dolu kadın olduğu gerçeğinin üzerini örtemiyor.

İçimde bir umut var. Belki de Gilles Deleuze’un dediği şeye inanıyoum. Major olanı dönüştürecek bir şey varsa o da kadın oluştur. Onun yolu da yazmaktan ve kesinlikle hayata dair bir sözü olup susmamaktan geçer.

Susmayan, hep yazan kadınlar olalım!

Paylaş