Güzel bir müzik bizi karşılıyor… Bir kadın yüzü; yakın plan çekim… Müzikle birlikte dönüyoruz; müziğin içindeyiz, kamera usul usul geriye çekiyor kendini bir göz gibi… Yavaş yavaş mekanın içine giriyoruz.

Gece, karanlık müziğin titreşimleri kendini her yerde hissettiriyor. Havada asılı kalan notalar gibi…

Bir oteldeyiz sanki. Avrupa’nın tepelerinde, tüm coğrafyaya mutantan bir göz gibi bakan güzel bir spa otelin içinde, bir dolu karakter… Karnaval havasında bir yerdeyiz sanki; Davos olabilir. Bu genç kızın söylediği bilinçdışı bir kaleydeskop gibi dönen sahnenin içinde geceleyin otelin gizemli ve heybetli bahçesinin kenarında masalarında şarkıyı dinleyen çeşit çeşit karakterlere odaklanıyoruz

24183208531_5cc957bcb6_z

Bakışımızın nesnesi haline getireceğimiz iki karaktere götürüyor kamera bizi. Eski iki dost geçmişteki asrı saadet  günleri ve başarılarını bir kenara bırakmışlar.

Prostatları, çişleri ağrıyan  bedenleri ve mutsuzluklarıyla iki eski dost.

Orkestra şefi Fred ve hayatının filmini yapmaya  çalışan  Mick. Yan masada onları gözetleyen ve dinleyen hayatının rolüne hazırlanan ve tüm oteli, tüm karakterleri kendine bir görsel imge olarak sunan oyuncu Jimmy

Filmin  en büyüleyici sürreal sahnelerinden biri de geliyor. Kainat kraliçesi otele gelecek.

Fred’in rüyası . Dikotomilerin sürreal biraradalığı. Gece kadın güzel, genç, Gece Adam yaşlı. Prostatlı. Bir orkestra şefi gibi suların üzerinde yürüyorlar.

Suyun müziğini dinliyoruz. Filmde her şeyin bir müziği var. Bu anlamda her şey konuşuyor. Fred’in elinde sabah kahvaltısından Basit Şarkılar üzerine bir konser vermesini isteyen Kraliçe’nin basın danışmanına verdiği cevap belki de filmin en güzel  sahnelerinden biri. Hayatındaki her şeyi, tüm evreni kendi bedeni de dahil olmak üzere bir müziğe dönüştüren emekli bir orkestra şefinin Kraliçe’ye vereceği cevabı hepimiz merakla bekliyoruz. Kırmızı buruşuk şeker kağıdının hışırtısı.

19935424434_9448262992_z

Su, yansımalar, havuz bir heteretopya olarak yönetmenin sıklıkla kullandığı gündeliğin ve sıradanın içindeki sürreal olana bizi götürüyor. Suyun saflığı, kutsayıcılığı, gençliği. Belki bu anlamda havuz da filmin önemli karakterlerinden biri. Bedenler, bedenler… Suya giren bedenler, masaja giden bedenler, uyuyan bedenler, gözetleyen bedenler.

Maurice Merlau Ponty, Algılanan Dünya, Göz ve Tin eserlerinde  aynayı “şeyleri gösterilere, gösterileri şeylere, beni  başkasına ve bana dönüştüren  evrensel bir büyünün aleti” olarak tanımlar. (Ponty,2012,s.43.)

Bu anlamda Sorrentio’nun üslubunu Fellini’den çok Fransız sinemasının önemli yönetmenleriden François Ozon’a benzetiyorum. Bedeni ve gençliği merkezine alması kimbilir belki de bana bunları düşündürüyor.

Fotoğraf gibi filmin içine serpiştirilen sürreal müzikler, sürreal sahneler. Paolo Sorrentino (Muhteşem Güzellik) filminde yaptığı gibi mekanı, kenti, dokuyu çok güzel kullanıyor. Tıpkı bir karakter gibi canlı ve dinamik mekanlar. Filmin ilginç çiftlerinden biri de her akşam otelin güzel salonuna inen ama hiç konuşmayan yaşlı bir çift.

Mick ve Fred bu çift üzerinde hep iddiaya giriyor. Çift konuşuyor, hatta filmin sonuna doğru  kadının çığlık attığının da söyleyebiliriz. Ama herkes en az kendi yaşamı kadar diğer yaşamlar üzerine düşünüyor. Fred’e masaj yapan kız odasına döndüğünde gençliğinin tüm imkanlarını sonuna kadar kullanarak dans ediyor. Gençlik, beden ve devinim hepsi bir arada. Jimmy herkesi daha iyi gözlemliyor. Kayıt halindeki bir kamera gibi her şeyi her davranışı, her hareketi mühürlüyor. Bir gün otele Hitler gibi giyinip geldiğinde bu karnavelesk ortamda seyirlik bir malzemeye dönüştürse de kendini  aslında istediği şeyin “bir Hitler karakteri olmak” istemediğini biliyor.

23564881143_aa4ecaafb9_z

Maradona çoğunlukla havuzda. Artık sahalarda fırtına gibi koşmak yerine bu spa otelinde bedeninin ağrılarını gidermekle meşgul.

Richard Sennett, “Gözün Vicdanı” kitabında Augustinus’a göre gözün bir vicdan  organı olduğunu belirtirken  günümüzde  kullandığımız  “theoria” kelimesinin  “ışıkla fiziksel karşılaşma  ve anlamayı birleştiren  aydınlanma” anlamına geldiğini dile getirir. (Sennett, 2013, s. 23)

Sorrentino, göz gibi, filmin içinde organsız bir beden gibi gezinmemize imkan sağlıyor. Filmi bu felsefi zeminde düşündüğümüzde Deleuzyen anlamda Kristal zaman, Kristal imgeler, beden, arkadaşlık, hayat, yaşam, yaşlılık gibi pek çok kavramı  merkezine alıyor.

Ama bu felsefi sorgulamayı bu film beden içinde yaparken bizlere de sürekli olarak şunu  hatırlatıyor. Görsellik ideolojinin sınırlarını çizen bedenlerin kıyısında gezinirken hepimizin modernitenin birer imgesi olarak gözetleyen ve gözetilen varlıklar olduğumuzu da unutturmuyor. Dünya bizi bakışla bir bilinç olarak yeniden inşa eder bizleri, nesneleri her şeyi bir temsiller sistemine dönüştürür.

Walter Benjamin fotoğrafın tutunduğu son nokta olarak “İnsan yüzü” üzerinde durur. (Benjamin, 2013, s.60) Sorrentino da hep insan yüzlerine tutunuyor. Bakışımız bir yüzden diğerine kayıyor .

Lacan, Maurice Merleau – Ponty üzerinden hareket ederken bu durumu şu şekilde cevaplar:   “Bizler dünya  sahnesinde seyredilen varlıklarız”. Kısaca bizi biz yapan, bilinç haline getiren şeyin aslında “speculum mundi” (dünyanın aynası) olarak tesis ettiğini belirtir.(Lacan, 2013, s.83.) Sorrentino yüzlere, bakışlara odaklanarak Kristal fotoğrafik imgeler sunuyor, görmenin diyalektiği üzerine düşündürüyor bizleri.

Fotoğraf da bir speculum mundidir. Çünkü sürekli olarak seyredilmeye bakılmaya muhtaç olan fotoğrafın varlık nedeni ötekinin bakışıdır. Bizi saran, bakılan varlıklar olarak meşrulaştıran  ve bakışla inşa eden o yüce şeydir. Bakışın merkeze oturması Heidegger’in de ifade ettiği gibi “dünyanın bir resim” olmasını sağlar (Belting, 2012,s.21.)

Sorrentino tıpkı Heidegger’in söylediği gibi sürekli bakışımızın varlığına muhatap kalacak bir resim koyuyor önümüze. Bakanlar ve bakılanlar. Merkeze bedenleri koyuyor. Zaman zaman Laura Mulvey’in bakış kuramını hatırlatıyor. Mick ve Fred havuzdayken kainat kraliçesinin  çıplak havuza girişini görüyoruz. Bu güzel ve çıplak bedenin sınırlarını, kontürlerini eril bakış üzerinden algılıyoruz.

23018013576_f9d9c9d8ff_z

Belki de gençlik ve güzellik bu bağlamda yönetmenin zihninde görselliğin en önemli tezahürü olan bakış üzerinden anlam buluyor. Fred’in kendisiyle Venedik’te yatan hasta karısıyla ve kızı   Lena’yla hesaplaşmaşları.

Mick’in filmine ideal son bulması için senaryo ekibiyle yaptığı fikir fırtınaları sırasında gençken ve yaşlılıkta hayatın nasıl göründüğü bir dürbün üzerinden yakınlık ve uzaklık ilişkisi bağlamında anlatılmaya çalışılıyor.

Filmin açılış sahnesine tekrar dönelim. Spiral gibi dönen bir sahnede şarkı söyleyen bir kadına bakan  karakterler olarak açılışı yapıyor Sorrentino. Ve yine aynı şekilde Basit Şarkılarını  Kraliçe’nin önünde çalmaya karar veren Fred’i ve o muhteşem şarkıyı bitirerek, izleyerek, izleterek, bakışın nesnelerine dönüştürerek perdeyi kapatıyor.

Ve müzik usul usul tüm bedenimize nüfus ederken…

Lena, mutsuz; eşi onu aldatıyor ve evlenmek istiyor. Oysa kayınbiraderi Mick’e göre Lena muhteşem bir kadın. Filmdeki kadınlar hep gölgede kalan imgeler gibi. Ama hepsinin birden canlandığı bir sahne var. Mick’in tüm bedeniyle eril bir bakışa dönüştüğü sahne. Yalnız bu sefer, Mick bakılan bir nesneye dönüşüyor.

24109068421_da3be25f88_z

Mick’in çektiği filmlerdeki tüm kadınlar azar azar canlandırdıkları karakterlerle bir bir karşısında. Bir senfoni gibi. Med cezirli sularda gezinir gibi kaotik ilişkilerin üzerinde yürüyüşe çıkıyoruz.

Lena hayatını babasının menajerliğine adamış. Filmin sonunda yükseklik korkusunu yenip bir dağın zirvesinde görüyoruz onu. Annesi ise, “Basit Sarkıların” yazıldığı kadın, artık Fred’in sevdiği kadın olmaktan uzakta bir hastanede kristal bir bakışa dönüşmüş.

Bu bakıştan yansıyan Venedik’e bakıyoruz. Kent, Sorrentino için hep önemli bir karakter.  Muhteşem Güzellik filminde bir Roma hayalinin bir muammanın peşinden gidiyorsak beyhude bir çaba değil, bakışımızla kutsanıyor şehir.

Sorrentino’nun en temel mevhumlarından biri de bakış olsa da filmin bence içine sinen konularından biri de tüm bu insanların hayata, varoluşa dair temel can sıkıntıları. Ayrıca film boyunca yazılmakta olan bir senaryonun sürekli değişen dialoglarını dinliyoruz. Mick filmi için sürekli o muhteşem son üzerine düşünüyor genç ve hayat dolu ekibiyle. Aşk üzerine konuşuyorlar. Sorrentino bizi postmodern algının içinde sürekli olarak dolaştırıyor metinlerarasılık hızıyla yol aldığımız filmde her türlü parodi ve pastişle iç içe geçiyoruz, başrol oyuncusu olarak oynatmayı düşündüğü Brenda Morel’in bir televizyon dizisinde oynamak için Mick’ı nasıl reddettiğini de görüyoruz ve Mick’in nasıl camdan süzüldüğünü de .

Filme bir kadını dinleyerek başlıyoruz ve yine bir kadını dinleyerek filmi bitiriyoruz.

Özellikle son sahnedeki şarkı filmi sadece tek bir kristal imgeye indirgiyor. Fred’in elindeki kırmızı parlak şeker kağıdının nasıl da şarkıyı söyleyen kadının üzerinde güzel bir kırmızı elbiseden yansıyan kederli bir şarkıya dönüştüğünü hissediyoruz.

Paylaş