Birbirinden zengin, birbirinden zarif çocuk kitapları ve Mini Melankolikler serisinin insanda sarılma isteği uyandıran ince hüznü, tatlı esprileriyle dikkatimizi çeken, iyi ki tanıştık, iyi ki kitaplarını okuduk dediğimiz Zeynep Alpaslan’la söyleştik.

Bu güzel, bu üretken ve çalışkan insanla söyleşmek, ondan onu öğrenmek bizim için çok keyifliydi. Dileriz sizler için de öyle olur…

Sevgili Zeynep, merhaba. Söyleşiye birbirinden güzel kitapların için seni bir kez daha tebrik ederek başlayayım. Okurlarımız için yazarlığının hikâyesini, içindeki yazarın uyanışını – tabii böyle bir uyanış söz konusuysa – anlatabilir misin?

Çok teşekkür ederim! Ben ilk hikâyemi sekiz yaşındayken yazmıştım, üzgün bir denizkızı hakkındaydı ve mutlu sonla bitiyordu, tabii. O yaşlarda çizgi romanlara ve karikatürlere çok düşkündüm. En çok Sevimli Hayalet Casper’ı severdim. Kendi köşeme çekilir, tüm dünyadan soyutlanarak Casper çizgi romanları okur, kareli defterime kendi Casper hikayelerimi yazar ve bunları resimlerdim. Charlie Brown’a da bayılırdım. Her çocuk gibi ben de biraz Snoopy, biraz da Charlie Brown’dım. Doğan Kardeş ve Kırmızı Fare dergileri ise benim kılavuzumdu. Yazmayı onlar sayesinde öğrendim diyebilirim. Ben çocukluğumdan beri hep yazar olmanın hayalini kurdum. Hikâye yazmak istemediğim tek bir gün bile hatırlamıyorum…

Yazarlar yazdıkça gelişir, yazdıkça içlerindeki yazarı keşfederler. Yazdıkça kalemleri ve zihinler incelir, hayal güçleri renklenir. Bu senin için geçerli mi? İlk çalışmalarınla son çalışmaların arasında bu bağlamda bir fark görüyor musun?

İlk çalışmalarıma bakmak içimde karmaşık duygular uyandırıyor. Geçmişten ders alıp yoluma devam etmeye çalışıyorum, ama geçmişe çok da fazla takılmadan. Her gün değişiyorum, her yeni günle birlikte başka bir insan oluyorum, bu yüzden de her hikâyeye bir öncekinden farklı bir şey katmaya, her hikâyede yeni bir şeyler denemeye çalışıyorum. Hep aynı biçimde yazacaksam bu işi yapmanın bir anlamı yok bana göre… Ve evet, yazmak kesinlikle çok yazarak, çok okuyarak, çok izleyerek geliştirilen bir şey. Hayal gücü de öyle!

Kitaplarını okurken şöyle bir hisse kapıldım: Zeynep’in içindeki çocuk diğer çocuklara ulaşmak, onlara dokunmak, yüreklerine seslenmek istiyor. Adeta arkadaş edinmek istiyor. Acaba kendi içimdeki çocuğu mu sana yansıtıyorum, diye de düşündüm doğrusu. Sen ne dersin? Acaba bunun çocuk edebiyatına eğilme sebeplerinle bir bağlantısı var mı?

Çok doğru bir tespit! Arada kalmışlık, yalnızlık, farklı olmak ve dışlanmak beni en çok çeken konular. Belki tam da bu yüzden, bu konuların işleneceği en doğru alan olduğuna inandığım için çocuk edebiyatına yöneldim, bilmiyorum. Kendi çocukluğumu, çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Ve belki de en başta, kendi çocukluğum için, bir zamanlar olduğum çocuk için yazıyorum. O çocuğu teselli etmek, onu mutlu etmek, onu güldürmek ve ona her şeyin yoluna gireceğini söylemek için.

Vanilya Kışı’nın çok güzel bir sonsözü var. Orada kitabın hikâyesini anlatmışsın. Bizlerle paylaşacağın başka “kitap hikâyesi” var mı?

Ben küçükken korku filmi delisiydim. Elm Sokağı’nda Kâbus serisinden Freddy Krueger benim kahramanımdı! Kırmızı çizgili Freddy kazağımı üzerimden çıkarmaz, bununla pek korkunç göründüğümü sanırdım. Freddy’den sonra, daha korkunç filmlere yönelmeye başladım. Bunların en ama en korkuncuysa Vampirle Görüşme’ydi. Hatırlıyorum, dokuz yaşında filandım, televizyon gece yarısı bu filmi verecekti. Annemle bir anlaşma yaptık: Ben okuldan geri kalmamak için erkenden yatağa girecektim, o da beni gece yarısı uyandıracaktı. Sonra da birlikte filmi izleyecektik. Tabii, ben ancak ertesi sabah uyandım. Bir de ne göreyim! Annemin saçları diken diken! Hemen ona kızdım tabii, filmi kaçırdığım için. Ama meğer gece defalarca beni kaldırmaya çalışmış da ben kalkmamışım! O da ne yapsın, oturmuş kendi başına izlemiş filmi. Sonra da korkusundan sabaha kadar gözünü bile kırpmamış! Bu küçük hikâyeyi yazdım işte sonradan. Mozaik Pasta isimli öykü kitabımın Korku Filmi başlıklı öyküsü oldu bu. O kitaptaki öykülerin çoğunu zaten kendi çocukluğuma dair, komik olaylardan esinlenerek yazdım. Bu yüzden Mozaik Pasta benim için çok özel bir kitaptır…

Kişisel bir merak ama okurların da ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Bir yazarın çalışma düzeni, programı hep merakımı kurcalamıştır. Sen nasıl çalışıyorsun? Yazma ritüelleri mi söz konusu, düzene oturmuş bir disiplin mi? Bize yazarın bir günün anlatsana 🙂

Ben sabahları çok erken kalkan biriyim. Genelde beş gibi uyanıyorum, altıda çalışmaya oturuyorum ve saat ona kadar aralıksız yazıyorum. Günün geri kalanı ise çoğunlukla ertesi günün çalışmasını planlamak, okumak, notlar almak, çizim yapmak ve müzik dinlemekle geçiyor. Her gün yazıyorum, yazmadığımda kendimi çok suçlu ve eksik hissediyorum. Disiplinli olmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Ve yazar olmak için belki de bazı şeylerden vazgeçmek, seçimler yapmak gerektiğine… Benim çok hareketli ve sosyal bir hayatım yok, onun yerine yazıya ve çizim yapmaya ağırlık verdiğim, sakin bir hayat sürüyorum ve bundan dolayı çok mutluyum. Yazmak, karikatür çizmek ve müzik dinlemek benim en büyük mutluluklarımdan üçü. Tabii, bir de kedim Pogo… Kısacası, düzenli bir ev hayatım var ve evden çalışmak, her ne kadar büyük zorlukları da olsa, benim için en uygun yaşam biçimi.

Kitaplarının her biri eminim senin için çok kıymetlidir; çocuk gibi, her birinin yeri ayrıdır. Peki, eşitler arasında birazcık daha eşit olan var mı? İçini farklı titreten, eline alınca başka bir heyecan duyduğun?

Gümüş Tilki, Mozaik Pasta… Hiçbirini ayıramıyorum ki! Ama yetişkin romanım Pagoda ve kedim Pogo’dan esinlenerek yazdığım çocuk romanım Tokyo benim için çok özeller… Su balesine âşık bir timsahın hikâyesi olan Timsahlar Dans Etmez’i de ayrı bir yere koyuyorum sanırım, bana farklılıklarımı kabullenmeyi, hatta onlarla gurur duymayı öğretti o kitap. Bir de, şiir kitabım Vanilya Kışı’nın bendeki yeri çok ayrı. O küçük haiku’lar kalbimin ta derinliklerinden çıkıp gelerek beni çok şaşırtmışlardı!

Yeni projelerin neler, bizimle paylaşır mısın?

Bu sene romana ağırlık verdim. Tabii ki resimli kitap projeleri de var, ama çocuklar ve gençler için yazdığım romanlar da sırada bekliyor ve bunun için çok ama çok heyecanlıyım! Kız çocuklarına her şeyi yapabileceklerini, bu güce sahip olduklarını söyleyen bir roman yazdım, Gelincik Günışığı adında… Bir de çok sevgili Casper’dan ilham alarak, Hayalet Tofu isimli bir roman yazdım. İçinde cadılar, hayaletler, şair olmak isteyen küçük kızlar var. Ve daha neler neler! Tabii, Vanilya Kışı’nın devamı niteliğinde, yeni bir şiir kitabı da yolda. Kısacası, bekleyecek bu kadar çok güzel şeyim olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum!

Bitirmeden bize bant karikatür dizin, Mini Melankolikler’den de söz etsen?

Yaklaşık bir yıldır kendi bant karikatürlerimi çiziyorum. Mini Melankolikler ismindeki bu diziyi her gün instagram.com/minimelankolikler hesabından paylaşıyorum. Bu işe ilk olarak küçük bir hayalet çizerek başlamıştım. Kollarını iki yana açmış ağlıyor, “Sarıl bana, ben hayalet değilim!” diyordu. Sonrasında karikatür çizmeye âşık olduğumu fark ettim. Hayaletin arkasından ayı, latte, kiraz, cupcake, vampir, noodle gibi yirmiden fazla karakter geldi ve benim Mini Melankolikler adında kocaman bir ailem oluverdi! Şimdi, mini’lerimi okurlarla da paylaşabildiğim için çok mutluyum. Üstelik, onlar sayesinde çok güzel dostluklar da kurdum!

Çok teşekkürler 🙂

Ben teşekkür ederim!

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com
Paylaş