Kötülüğün insana sonradan sirayet ettiğine, insanın özünde saf ve iyi olduğuna inanılır. Bunun aksi de, kötülüğün insanın doğasında bulunduğu, iddia edilir. Her iki yaklaşım açısından da, insan ve “öz”ü arasındaki uzayan mesafe, teorik bile olsa bir “insanın doğası” tarifini inanılmaz kılıyor.

Bugün konuştuğumuz konuları, daha doğrusu “gündem” olarak ana akım medyada ya da sosyal medyada önümüze sunulan konuları bir düşünelim. Bir de haberleştirilmeyen ya da viral olamayan, gizleyip sakladığımız, ortalığa serip konuşamadığımız sorunları… Etnik, cinsel ve mezhepsel ayrımcılık, dini baskı, hırsızlık ve talan, devlet şiddeti, toplumsal şiddet, ensest, cinsel istismar, insana, hayvana ve doğaya işkence… Genel olarak tüm bunlara “kötülük” demek biraz hafif kalıyor; “zalimlik” belki. Ama şimdilik biz kötülük diyelim…

Bu kötülük manzarası içerisinde ortalama bir insanın yaşamını düşünelim. Bunlardan en az biriyle hayatının bir bölümünde, yalıtılmış bir alanda yaşamıyorsa, henüz çocukken, mutlaka karşılaşıyor ve hayatının geri kalanı bunun travmasıyla birlikte yine benzer kötülüklerle geçiyor. 1999’da hayatımıza giren “depremle yaşamayı öğrenmek” sözünde olduğu gibi, kötülükle yaşamayı öğreniyor, hatta nefes almaya başladığı andan itibaren bunların bir parçası oluyor. Arzuları, mutlulukları, acıları, aşkları bu doğrultuda şekilleniyor. Kimliğini tüm bu kötülüklerle kurmuş olduğu ilişki belirliyor. Ama bu belirlenmiş kimlik onu hiçbir zaman mutlu etmiyor, hiçbir zaman tamamen “ben” olmuyor. Yaşamı, hiç giderilemeyecek bir eksikliği tamamlama arayışıyla geçiyor…

Barış Tuna‘nın Cennette Uzun Bir Kış adlı romanı “ben” olamayan, hayatı boyunca kendisini hep arafta hisseden ve bu arafta “mutluluk” oyunu oynayan bizi anlatıyor. Yalnızlığımızı, çaresizliğimizi ve mutsuzluğumuzu yüzümüze vuruyor. İlmek ilmek ördüğü karakterleriyle bize ayna tutuyor ve gerçekçi üslubuyla semsert bir yumruk indiriyor iyileşmemiş yaralarımıza.

Barış Tuna’nın tarzına varoluşçu etiketini yapıştırmak istemem, bunun için yazarın daha önceki kitabı Düşbilimi‘ni de incelemek gerekir. Bu başka bir yazının konusu olsun. Ama, Cennette Uzun Bir Kış, özellikle kitap için çekilmiş video art çalışmalarını izledikten sonra buna emin oldum, Zeki Demirkubuz filmlerinin atmosferini sayfalarında taşıyan bir roman. Onun varoluşçu söyleminin izlerini romanın sayfalarında bulmak mümkün. Demirkubuz filmleri kadar içe dönük değil belki, Tuna’nın karakterleri her ne kadar benzer çıkışsızlıklara sahip olsalar da, hayatın döngüsüne katılabilmiş karakterler. Ve Tuna’da, Demirkubuz’un aksine, toplumsal bir derinlik var, onun kadar bireyci değil. Benzerlik hissini doğuran şeyse, “kahraman” denemeyecek sıradan tipler üzerinden günümüz insanını tüm çıplaklığıyla ele almaları ve okuyucuya/izleyiciye göstermeleri. Öyle ki, ortaya çıkan tablo o kadar acı, sert, dayanılmazdır ama bunun değişebileceğine dair en ufak bir umut bile yoktur. Umut vermek için anlatılmaz bu hikayeler, bizi kendimizle yüzleştirir.

Anlatılan öykülerdeki çürümüşlük, çaresizlik ve kötülük öyle doğal ve yerleşmiştir ki, aksini umut etmek yersizdir. Her bir problemi ortaya çıkaran itkiyi karakterlerin özellikle çocukluklarında bulabilsek de; böyle bir nedensellik asla tam anlamıyla kurulamaz. Kötülük insanın içine öyle bir yerleşmiştir ki, kolay kolay birbirinden ayrıştırılamaz.

Cennette Uzun Bir Kış‘ın odağında yer alan aşk teması da bahsi geçen çürümüşlükten, tamamlanmamışlıktan payını alır. Kitabın karakterleri bazen hissettikleri eksiklikleri aşklarıyla tamamlamaya çalışırlar, bazense aşık olarak eksilirler…

Kötü biri olmaktan, daha doğrusu kötü biri olarak anılmaktan korkarız; başarısız olmaktan, fakir olmaktan, çirkin olmaktan korkarız. Cennette Uzun Bir Kış, yaşamımızın ana itkisi olan arzularımızın bu korkuların esiri olduğunu ve cesaretin meçhul bir zamana kadar bu toplumdan kovulduğunu özetleyen sürükleyici ve sarsıcı bir roman. Kendinizi iyi hissetmek ya da kitaptan birkaç aforizma çıkarıp sosyal medyada paylaşmak için değil, gerçeklerle yüzleşmek için seçmeniz gereken bir kitap…

Paylaş