Türkiye sinema tarihinin en yoğun film üretimine sahip dönemi olan Yeşilçam, hem döneminin hem de günümüz aydınları tarafından eleştirilen, göz ardı edilen bir dönem olmuştur. Peki Yeşilçam’ı nasıl değerlendirmek gerekir, Yeşilçam filmlerinin niteliksiz olmasının nedenleri nelerdir?

Sinema ile seyirci arasındaki ilişkinin en sağlam şekilde kurulduğu, sinema izleyicisi oranının en yüksek olduğu Yeşilçam dönemi, aynı zamanda birbirini tekrar eden senaryolar, özensiz oyunculuklar ve diyaloglar dönemidir. 70’li yıllarda çıkan sinema dergilerine bakıldığında dönemin yerli filmlerine dair en ufak bir tanıtım, kritik vb. yazısı bulmak mümkün değildir. Oysa o dergileri çıkaranlar ya da o dergilerde yazanlar da muhtemelen, tamamını olmasa bile, o dönemdeki filmlerin bir kısmını izlemiştir.

Üretilen film sayısı düşünüldüğünde 1960-70 yılları arası Yeşilçam’ın en üretken olduğu dönemdir. Bu dönemde toplam 1700 adet sinema filmi çekilmiştir. Böylesi bir rakamın kendisi bile, Yeşilçam sineması adına bazı fikirler ileri sürebilmek için yeterlidir. Yine bu rakamın kendisi düşünüldüğünde Türkiye’deki sinema sektörünün oldukça gelişmiş olduğu sonucuna ulaşılabilir. Bu kısmen doğru olmakla birlikte, esasında bu dönemdeki film üretimi günü kurtarmak ve para kazanmak adına yapıldığı, filmlerin çok büyük bir kısmında sinemasal nitelik göz ardı edildiği için bu büyük üretimden geriye sinema sektörü adına çok fazla bir şey kalmamış, bu yoğun dönem Türkiye’de sinema sektörünün gelişimine hizmet etmemiştir.

Yeşilçam’ın özellikleri

Bölge işletmeciliği

Bu sistem aslında filmlerin dağıtımına yönelik bir sistem iken, zamanla filmlerin üretim aşamasında da etkili olmuştur. İşletme bölgeleri İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Samsun, Marmara gibi bölgelere ayrılmıştır. Bölge işletmecileri salonlarla doğrudan ilişki kurarak filmin bu salonlara ulaşmasını sağlarlar. İşletmeciler ellerindeki sıcak para nedeniyle zamanla filmlerin üretim kısmına da müdahale etmeye başlarlar. Salonlarla doğrudan ilişki kurdukları için hangi tür filmlerin seyirci çektiğini bilirler ve yapımcılardan buna göre film sipariş ederler. Yani bir süre sonra üretilen filmlerin içeriği bölge işletmecileri tarafından belirlenir hale gelir, bu da “seyirci bunu istiyor” şeklinde formüle edilir. Elinde nakit para bulunmayan yapımcı film çekeceği zaman bölge işletmecilerinden avans alır, bununla filmi çeker, aldığı avansı geri verir. Böylece filmden elde edilen gelir hiçbir zaman sektöre bir yatırım şeklinde geri dönmez. Borç ile film çektiği için para kazanma kaygısına düşen yapımcı, seyirciyi çekecek bir film yapmak zorundadır, hal böyle olunca bu bir kısır döngüye dönüşür ve halkın ilgisine göre kısa zamanda başı sonu belli birbirine benzeyen filmler üretilmeye başlanır. Seyirci tarafından sevilen bir filmin ardından aynı filmin devamının çekilmesi istenir bölge işletmecileri tarafından. Bu sayede dizi ve devam filmleri Yeşilçam’a hakim olur. Beğenilen bir filminden tekrar kar sağlamak için o kahramanın olduğu devam filmleri çekilir.

Kombin sistemi

Kombin sistemi sinema salonları, film dağıtımı ve film üretimi konusundaki tekelleşmeyi ifade etmektedir. Sinemaların film şirketlerinin elinde olması ve şirketin buralarda kendi filmlerini göstermesi anlamına gelir. Örneğin birkaç sinema salonu birleşip bir kombin oluşturur ve bu salonlarda belli firmaların filmleri gösterilir. Bu sistem o kombine üye olmayan başka firmaların filmlerinin söz konusu sinema salonlarına girmelerini engeller. Bazı filmler bu yüzden İstanbul’da hiç gösterilmeden doğrudan diğer bölgelere gider, ya da sadece İstanbul’da gösterilir. Bu sistemin en önemli olumsuz etkisi bağımsız film yapımcılarının filmlerini gösterime şansı bulamamasıdır. Örneğin yurtiçinde ya da yurtdışında ödül alan bir filmin, bu sistem yüzünden Türkiye’de gösterim şansı bulamadığı dönemler olmuştur.

Senaryo

Senaryo yazımı filmin çekilme sürecinin en kritik aşamasıdır. Yeşilçam döneminde senaryo yazarı genelde ısmarlama yöntemiyle yazar. Gelen film siparişleri doğrultusunda senaryo yazarı kısa zamanda filmin senaryosunu yetiştirmek zorundadır. Çünkü para kazanmak üzerine bir üretim söz konusudur. Birkaç haftada film çekilmeli, hemen gösterime sokulmalıdır. Bazı durumlarda senaryonun çekime başlandıktan sonra yazıldığı görülür. Yeşilçam’ın en çok eleştirilen yönü olan birbirine benzeyen filmler yapılması konusunda, senaryo yazarlarının içinde olduğu bu üretim sürecinin etkisi büyüktür. Senaryo yazarı, belli kalıplar içerisinde kısa zamanda senaryoyu hazırlamak zorundadır. Hal böyle olunca yaratıcılık neredeyse yoktur. Yapımcı önce senaryo yazarı ile anlaşır, yönetmen daha sonra bulunur. Yapımcı senaryo yazarına nasıl bir hikaye istediğini anlatır, nelere dikkat etmesi gerektiğini söyler, zaten hikayeye göre öykü kalıpları bellidir, bunların dışına çıkılarak seyirciye sürpriz yapılmaz, halihazırda beğenilen kalıpların üzerinden birkaç değişiklik yapılır. Öyle ki aynı film bazı durumlarda defalarca başka oyuncularla başka mekanlarda çekilir. Seyirci de sonunu bilmesine rağmen yine de bu filmlere ilgi gösterir.  Sürekli borç alarak film çekmekte olan yapımcı seyircinin ilgisine bağımlıdır, o yüzden seyredilmesi garanti olan filmler yapılır.

Seyirci

Henüz televizyonun evlere girmediği bir dönemde, sinema sosyal bir etkinlik aracı olarak oldukça yaygındır. Açık ve kapalı sinemalar, seyircilerin ilgisiyle dolup taşar. Hatta ilgi öylesine büyük boyutlardadır ki, bir açık hava sinemasındaki koltuk ve sandalye sayısı filmin maliyetini çıkartacak boyuttadır. 60’lı yıllara bakıldığında sinema seyircisinin her geçen yıl arttığı görülür. 1966 yılında sinemaya giden seyirci sayısı 50 milyon iken, 1968 yılında bu rakam 55 milyona, 1970 yılında ise 61 milyona ulaşmıştır. 1969 yılının sinema salonu rakamları da oldukça dikkat çekicidir. Ülkede 1420’si kapalı olmak üzere toplam 2954 sinema salonu mevcuttur. Bu salonların toplam seyirci kapasitesi ise 1.335.077’dir. Sinemaya giden seyircilerin büyük bir çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Kadınlara yönelik, sadece kadınların girebildiği özel seanslar gerçekleştirilmektedir.

Yıldız sistemi

Yeşilçam yıldız oyuncu olgusunun sinemaya yerleştiği bir dönem olmuştur. Yakışıklı erkekler, güzel kadınlar sadece beyazperdede değil, günlük mecmualarda, sinema dergilerinde de sık sık insanların karşısına çıkar. Onlar artık toplum için bir model haline gelmişlerdir. Herkes onların yaşamına, onların kıyafetlerine, onların davranışlarına öykünür hale gelmiştir. Filmler artık onların isimleriyle pazarlanır, seyirciler salonlara onları görmek için gelirler. Bu yıldızlar için özel senaryolar hazırlanır, bazen de yıldızlar istemedikleri yönetmenleri, oyuncuları kadrodan çıkartırlar. Aslında yıldız oyuncular da bir bağımlılık ilişkisi içerisindedir. Seyirci onları hep alıştığı rollerde görmek ister, farklı bir rolde oynayamazlar, popülerliklerini korumak için durmadan film yapmak zorunda kalırlar. Dönemin yıldızlarında oyunculuk değil, güzellik ve yakışıklılık etkilidir. Zaten çekilen filmlerde oyuncuların yeteneklerini sergileyebilecekleri bir ortam da bulunmaz. Kısa zamanda çekilen filmlerde tekrar çekimleri masraf olmaması için tercih edilmez ve yıldızlara hep aynı tür roller verilir.

Sinema yazarları Yeşilçam’ı nasıl değerlendiriyor?

Soysal Demir (Filmlerim.com)

Yeşilçam Sineması’nın tüm kırık döküklüğüne rağmen sinemamızın Altın Çağı olarak anılmayı hak ettiğini düşünüyorum. Üretilen muazzam film sayısı, yaratığı etki ve hafızalara kazınan yıldızlarıyla sinemamızın altın çağı olarak anılan Yeşilçam Sineması, sinemamızın sektörleşmeye başladığı ve Hollywood’a en çok öykündüğü, yakınlaştığı üretken bir dönemi ifade ediyor benim için. Başarısının ürettiği popüler melodramlar, komediler kadar, sinemayla bir biçimde temas eden herkesin hissettiği, kimi zaman yüreğinin bam telini sızlatan samimi dilinde saklı olduğunu düşünüyorum. Döneme ait ruhu kendince bir tarz oluşturarak resmeden bu popüler yapımlar aynı zamanda sinemamın motor gücünü temsil eden kahramanları; yani yıldızları da yaratmayı başardı. Hala tekrar tekrar izlenmesine rağmen bıkılmayan filmlerin, sinema yıldızı denince akla gelen ilk isimlerin Yeşilçam sinemasından çıkmış olması tesadüf değil. En büyük eksikliği ise bu muazzam üretkenliğe rağmen bu topraklara ilişkin bir sinema dili kurulmasına ön ayak olamamasında yatıyor. Bunda, tüm dünyada olduğu gibi 20. yüz yılın en özgür, üretken ve dinamik yıllarını geçiren ülkemizin gündemini, düşünsel birikimini ve canlılığını sinemaya aktaramamış olmasının payı büyük. Sonrası malum 80 darbesiyle gelen baskı, yıkım dönemi ve sinemanın dibe vuruşu. Belli bir düşünsel ve siyasal birikimi olmayınca bu dönemde hiçbir direnç gösteremeyen Yeşilçam sineması bir anlamda yapamadıklarından ötürü kendi sonunu da hazırlamış oldu. Her şeye rağmen 90’larla birlikte kafasını kaldırmaya başlayan, 2000’lerle birlikte film üretimi ve sanatsal başarısı artan sinemamızın Yeşilçam’ın temellerinden beslendiği kanısındayım.

Ege Görgün (Tersninja.com)

Yeşilçam, Türkiye’dir. Bilgisizliğini heyecanıyla, yeteneksizliğini iş bilirliği ile kapamaya çalışan bir köylü kurnazı sinemasıdır. Elbette arada bu döngüyü kıran filmler ve isimler olmuştur. Dünya sineması dendiğinde akla bir iki filmin geldiği – o da daha çok politik sebeplerden – bu dönemde sürümden kazanılmış ama sürümden kazanılan pek çok işte olduğu gibi üründe kaliteye özen gösterilmemiştir. Yeşilçam, Türkiye’dir. İkisi de emekleme dönemindedir. Dolayısıyla  fazla da yüklenmemek gerekir Yeşilçam’a. Romantizmine şapka çıkarmak, emekçilerinin karşılık alamadıkları o emeklerini yüceltmek gerekir. Yeşilçam bir hikaye anlatma geleneği başlatmıştır bu ülkede en azından. Bir ihtiyaca cevaptır Yeşilçam. Yıldızlar yaratmış, magazini doğurmuştur. Ama kendini dolayısıyla, seyircisini yetiştirmemiş, geliştirmemiştir. Kendini geliştirmeye müsait olanlara imkan tanınmamıştır yapımcıların tek söz sahibi olduğu sistemde. Bu Yeşilçam’ın  sonunu getirmiştir. Yeşilçam’ı anlamanın en iyi yolu bugünün dizi piyasasına bakmaktır. Dizi piyasası, Yeşilçam’ın günümüzdeki izdüşümüdür.

Numan Serteli (Kültür Mafyası)

Yeşilçam Sineması denen mefhumdan, Sinemacılar Dönemi de denilen, ellili yıllarla ve Ö. Lütfi Akad’la başlayan, seksenli yıllarla da giderek özelliğini kaybeden bir dönemin Türk Sineması anlaşılmalıdır. O yılları birebir yaşamış, şimdi, nostalji gazının etkisiyle ‘iyimser’ bir perde arkasından bakılmakta olan filmleri daha vizyona girdiği anda sinemada seyretmiş biri olarak, o film tacirleri hakkında olumlu şeyler söylemem mümkün değil. Ö.Lütfi Akad, Yılmaz Güney ve bazı filmleriyle de Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi yaratıcılık endişesi taşıyan üç-dört yönetmenin yapıtları dışında, tamamen ticari zihniyetle, çalakalem yapılıvermiş, istismar sinemasının en kötü örnekleriydi o filmler. Kâh Arap, kâh Hint filmleri taklit edilerek, daha çok da Hollywood’a yamanarak ortaya çıkarılmış bu kordelalar, zaten evde koca dayağından canı çıkmış cahil analarımızı ve dünyadan habersiz biz çocukları, salya sümük ağlattı durdu, yıllar boyunca. Karagöz, Ortaoyunu gibi yüzlerce yıllık temâşâ sanatımızın temeline, özgün denebilecek tek bir taş bile koyamadan harcanmış onca yıllardan, yalnızca cüzdanını düşünen ‘sözde’ yapımcıların elinde oyuncak olarak güdük kalmış bir ülke sineması kaldı yeni nesillere.

Paylaş