Koparılmış yama gibi duran damalı arsaya uzanırdım. Sağım solum gözü kapalı ebeler, çanak çömlek patlatmış kuşlarla dolu olurdu. Üzerimde Nisan ayları kokusu. Dişlerimin arasında yeşil çizgili çayır dipleri. Gelincikler başlardı benden sonra. Onların arkasında pelitler, bozuk meşelikler. Üzerimdeki mavilik kat kat koyulaşır, bana yaklaştıkça yekpare bir serinlikle düşerdi. Hâlbuki ne kadar uzakmışım gökyüzüne. Yattığım yerden elimi uzatınca bu şeffaf atlası karıştırabilirim sanırdım.

Göbeğimde dolanan karıncalar ince, kıvrak, noktanın en küçüğü kadar ayaklarıyla ezdikleri yollarını kestim diye, ellerinde şikâyet dilekçeleri oraya buraya koştururlardı. Ama toprak çekerdi beni. İçine. İçindeki en şakacı odalarına. Dertop ederdim kendimi. Nefesim iç içe geçer, kemiklerim geriye sarar, ufalırdım. Öyle ki annem gelip arasa bulamazdı beni. Papatyanın beyazındaki toz kadar olurdum. Alnımda güneş, altımda zamanın tüm tuzları.

Yerin yaşı kıçıma geçince uyanırdım rüyadan. İçim geçivermişti ya hani. Hakikaten karıncalar sıkıntılıydı benden yana. Yuvarlanıp yollarını açardım. Yüzüstü kalırdım. Bahar ipek mendilini yüzüme sürerdi. “Yaşamanın en güzeli” derdim kendi kendime.

Sonra ellerim ensemde yastık, karşıcı çıkardım. Onlar çam denizi tepelerin ardından, ufacık, nohut kadar doğumlarıyla belirirlerdi önce. Küreklerini göğün suyuna vurdukça yaklaşırlardı. En tepede, hemen önlerinde bir alıcı kuş çığlık çığlığa geçerdi. Tam altında ben, yamalı arsanın en küçük çocuğu.

Bana koştukça büyürlerdi. İçlerinden birini seçer, her hareketini izlerdim. Mesela önce yelkenli olurdu. Dolu rüzgârıyla bir bıçak ucu gibi fırlardı ileriye. İplerinde salkım saçak adamlar. Kıçında koca bir davul. Derken davul paralanır, gergin çevre ipinden kurtulur ve bir tavus kuşuna dönüşürdü. Koca kalyon yuvarlanır, dev kuşun ardında kaybolur giderdi. Yetişir mi? Yok öyle şey. Daha yeni başladı şaklabanlığa. Tam ortadan ikiye bölünürdü ansızın. Biri dedemin fötrü olur, diğeri de dün kırdığım havaneli gibi uzardı. Tel kadayıfı olup açılırlardı göğün sinisinde.

Bulutlar dünyanın en güzel kısa filmlerini izlettiler bana çocukluğum boyunca. En absürd, en komik, en yalancıydı onlar. Bir yanım hiç gerçeğe basmadı bu yüzden. Hayatın kurgusunu da böyle akıcı sanıp sonraları oraya buraya toslamam da bundandır.

Artık hepsi geride kaldı. Ama bulutlar hâlâ geçiyorlar üzerimden. Şimdi yine görüyorum onları. Yine uzanıyorum boylu boyunca. Yerin soğuk beton olması bile keyfimi bozmuyor. Bana verdikleri gökyüzü parçasını nasıl ufalttıkları da umurumda değil. Havalandırmanın dört duvarı, dört duvarın en üstüne çektikleri çizikli teller, tellerin üzerinde nöbet türküleri; ama geride katmer katmer bir gökyüzü duruyor.

Üstelik burada son günüm. Kimse bilmiyor benden başka. Yarın son sayımın bir eksiği olacağım. Yine bu saatte, ellerim ensemde yastık, tam tepemde, bu şehrin durulması en yasak noktasında koca kulaklı bir fil duracak. Üzerinde gümüşten bir semer. Beni alıp o sevimli alnına, doğru Ganj’ın gözüne uçuracak. Ardından belinde palaları, insan azmanı yeniçerilerin eğildiği bir kayığa dönebilir bindiğim beyazlık, bilinmez ki.

Sonra nereye konar, nerede dururum bilinmez. Belki o arsaya geri dönerim. Yok, yok kesin dönerim. Dönmeliyim…

Ahmet Büke

*Kültür Mafyası Dergisi’nin Kasım 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Paylaş