“Nelerden söz açıldıysa bu şiirlerde,

konuşan kim olduysa, onlar adına.

Ödünç alınmıştır sözcükler bile

eşlik etmek için onların şarkılarına –

ödünç alınmıştır geleceğin dilinden.”

Kemal Özer’in şiiri hakkında söz söylemek çok zor. Yaşamı anlatmak gibi. Öyle dolu, öyle yüklü ki. Ve çoğu zaman olanaksız. Yaşamı anlatmak gibi. Bin bir yükle yeşermiş dallar göğe uzanıyor, kavuşup ayrılıyor; her dal, her meyve kendi hikâyesini büyütüyor. Dallar birbirine yaslanıyor, meyveler sarmaş dolaş; işte, yeni bir öykü. Dalla ayrılıyor, dökülüyor meyveler, ağaç usulca büyüyor. Bir öykü daha. Sonra gök var, toprak var. Kuşlar var her öykünün, her imgenin dallarına bir konup bir inen. Ağacı ağaç yapan her şeyle, bir ağacın görkemini nasıl anlatırsınız? Bir ormanın dirim dolu uğultusunu? Yaşamı nasıl anlatırsınız? Çoğu zaman sessiz bir huşuyla. Kemal Özer şiirini nasıl anlatırsınız? Çoğu zaman sessizlikle, sözü şaire bırakarak.

“Gökyüzü ilk kez benim, çünkü yukarıya

kaldırınca parmağımı değecek kadar yakın

 

Deniz benim, ilk kez benim, sularını ayaklarımla

köpürtecek, sesini dolduracak kadar avuçlarıma

 

Rüzgâr ilk kez benim, sözcükler ilk kez benim, yelelerine

tutunup da uçacak kadar, uçuracak kadar yüreğimi

(…)

İlk kez dünya benim, ilk kez soluğunu elimde

Bir bayrak gibi tutuyorum, bir daha bırakmamak üzere”

***

Geçen yıl altı ay arayla iki kedimizi kaybettik. Erken, onulmaz, hep sızlayan kayıplar. İkisini de evin arka bahçesine, yan yana gömdük. Yoldaş olsunlar diye birbirlerine. Dün mezarlarını ziyaret ettim, bahar onlara gülümsemiş mi, görmek istedim. Bedenlerinin üstünde yetişen otlar tüm bahçeyi kaplayan yeşilden öyle farklıydı ki. Kopkoyu, toprağın rengini gizleyecek kadar sık, bambaşka bir çeşitlilikte. Mezarların varlığından haberi olmayan birinin bile rahatlıkla fark edeceği, zengin bir yaşam doğmuştu orada, yan yana. Baharla palazlanan bahçe tam o iki noktada yaşıyordu. Hem de ne yaşamak. Bahçenin kalbi o yoğun, o sık otların ve çiçeklerin altında atıyordu. Ölüm dirime kavuşmuştu.

Kemal Özer’i okurken bu geldi aklıma. Bir Kemal Özer şiiriydi sanki. Keskin sızı, uğultulu kayıp ve yenilmez dirim. Burukluk, sızlatan anı ve coşkulu direnç. Bir arada. Sımsıkı birbirlerine sarılmış. Ağacın dalları, dalların meyveleri gibi.

“Bir söz diyeceksem, sesimle değil de duruşumla,

sözüm doğaya olsun, dirilten yalnızlığına doğanın

anacaksa beni duruşumla ansın yolun sonunda”

Ölümün izi silinmez yıkıcılığını ve yaşamın aman vermez yol alışını düşündüm sonra. Acının ve yasın kaçınılmazlığını; neşe ve umudun taşkınlığını. Onlarca dalıyla, binlerce meyvesiyle göğe uzanan o ağacı. Ve toprağı. Ve şiiri. Eksik kalan her şeyi susarak söyleyen, dillendirilemez olanın suskunluğunu tek dizeyle alt eden şiiri.

“Suskun değilim şimdi. Kavuştum yıllar sonra yeniden

sesime. Kavuştum ve söyleyebilirim artık yüzümün

eksik bıraktığı ne varsa hepsini.”

***

Doğanın ölümü dirime döndüren bilgeliği gibi bir güç var Özer’in dizelerinde. Hüznü dişli, öfkesi dinç, umudu aydınlık, umutsuzluğu savaşçı. Yalnızlığa aşina bir sesle konuşuyor ancak birlikte yürümenin gücünden her sözcükte destek alıyor.

Acıyı görüyor dizeleri, içine katıyor; ondan bir direnç, yeni bir yaşam çıkarıyor. Yalnızlığı ve ölümü katıyor ezgisine; ezgi bir savaşçının boyun eğmeyen inancına dönüyor. Omuz omuza vermiş insanların sarsılmaz gücüne. Bir arada yol almanın yola, adıma kattığı anlama dönüyor.

Bahçede yeşilin en şefkatli, en derin tonuna bürünmüş iki yüreğe dönüyor. Sevmenin ve yaşamanın, yaşatmanın bin bir biçimine…

***

Sonsöz – ve en önemlisi: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, bu satırlar yazıldığı sırada, yetmiş üç gündür açlık grevinde. Adaletsizlik karşısında tükenmez bir dirençle duran bu yiğit dostların önünde saygıyla eğiliyor, onları Özer’in dizeleriyle selamlıyorum:

“Bir fotoğraf kalacaksa bizden, biri ona baktığında

bizi birbirimize aşılayan ikiz duyarlığımızı görsün

 

Sözün örtüsünü açıp eylemi çıkarmak için ışığa

her adımda sınavdan geçen alınyazımızı görsün

 

Yıkımın çarkı kırılsın da acıdan arınsın diye dünya

onca çileye sabırla direnip kafa tutmamızı görsün

 

“Sessizliğe bürünse ortalık, herkes susacak olsa

yine de kısılmayan bir sesle konuşan ağzımızı görsün”

 

*Bu yazı daha önce Edebiyat Haber’de yayımlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş