Emirhan Burak Aydın’ın ilk kitabı şubat ayı başında Dedalus Kitap etiketiyle çıktı. Öyküleriyle daha önce kendini meraklı okura tanıtan Emirhan başarılı bir ilk romanla tüm gözlemcilere selam yolladı. Gözlemci Olarak Buradayız hırçın, kimi zaman zorlayıcı, anlatımı akıcı olsa da zaman zaman anlaşılması zor bir roman. Şimdi ve burada olanı kendi yarattığı bir gölge evren içinde, çetrefilli yollarla ortaya koyuyor. Talepkâr bir roman ama aynı zamanda cömert.

İyisi mi ben lafı fazla uzatmadan sözü Emirhan’a ve Gözlemci Olarak Buradayız’a bırakayım. Keyifli okumalar.

“İnsanın anlatacak hikâyesi olmaması kadar üzücü tek şey vardır, hikâyesinin dinlenmemesi. Ben… Ne bileyim sadece huzurlu olmak istiyorum. İyi bir insan olmak istiyorum ama hepsinden önce, iyi hikâye anlatmak istiyorum. Anlayabiliyor musun bunu?”

Merhabalar Emirhan. Öncelikle ilk kitabın için tebriklerimizi kabul et. Seni şimdiye dek öykülerinden tanıdık, sevdik. Oysa ilk kitabın bir roman oldu, bizi şaşırttı – elbette bu bir şikâyet değil. Neden roman? Daha kapsamlı sorayım: senin için öykü nerede, roman nerede duruyor?

Merhabalar ve tebrikler için çok teşekkürler. Beni yakından tanıyanlar biliyordu aslında romana çok fazla kafa yorduğumu ama başkaları için biraz beklenmedik oldu tabii. Bence bu iyi bir şey. İleride beklenmedik birçok şey yapmak istiyorum. Benim için öykü bazı şeyleri romana göre daha hızlıca deneyip sonucunu görebildiğim bir laboratuvar, orada kişinin kendini “Bu iyi bir öykü oldu,” diye ikna etmesi daha zor, ama öykü aynı zamanda gittiğiniz sıkıcı düğünden uzaklaşıp otoparkta sigara içmek gibi rahatlatıcı bir kaçamak alanı da. Dünyanızı kuruyorsunuz, bir ateş almak için oraya gidiyor, sonra da hop düğüne geri dönüyorsunuz. Roman ise bir kuleye tırmanmak gibi, merdivenlerde sıkılıyorsunuz, yoruluyorsunuz ama tepeye çıktığınızda güzel bir manzarayla karşılaşma imkânınız yüksek. Güzel bir manzara yoksa da, aşağı inip kulenin çalışmayan yerlerini tamir etmeniz lazım. Ya kısaltacaksınız ya da daha yükseğe çıkacaksınız. Yaptığım benzetmeler gittikçe saçma bir hal almaya başladı. O yüzden kısa cevabı şu: Öykünün de romanın da hastasıyım. İkisine de aynı ciddiyetle yaklaşıyorum. Ayrı kuralları olsa da metin metindir, ayrımcılık yapmayalım.

Gözlemci Olarak Buradayız kalabalık bir roman. Bu kadar çok karakterle metni yürütmek zor olsa gerek. Kurguyu ilerletirken bu konuda zorlandın mı? Yoksa her karakterin yeri ve öyküsü zihninde belirli ve açık mıydı?

Zordu ama kafamda birçok şey belliydi zaten. O yüzden yazarken zorlanmadım. Karakterlerin hepsi aynı insanmış gibi başlayacak, sonra farklı seçimler yaparak gelecekte olacakları kişilere dönüşeceklerdi. Kimse sandığı kadar nadir değil, herkesin içine düştüğü kategoriler var. Ben de kategorilerle oynadım.

Anlatıcı Araf’ta sıkışmış biri. Bu sıkışmışlığın nedeni ne? Suçunun bedelini mi ödüyor, gözlemci olarak bir ödülün keyfini mi sürüyor?

Araf demeyelim. Belirli bir mitolojiye sahip bir noktadan konuşmuyor gözlemci. Sıkışmışlığının bir nedeni olmayabilir. Belki ahiret dedikleri şey böyledir. Her hâlükârda benim görüşüme göre, kişi işlediği suçların cezasını veya iyiliklerinin ödülünü sadece burada, dünyada alıyor. O yüzden gözlemci ne bir bedel ödüyor, ne de keyif sürüyor. O artık anlamların dışında bir yerde, hiçlikte. Biz kitabı açıp okumaya başlarsak sesinin bir anlamı var.

“Bütün değerlerin haksız olduğu bir korku filmi. İnandığınız Allah her şeyi izliyor ve asla yargılanamayacak. Bu yüzden ‘dindar’ insandan ‘kurnaz’ politikacı çıkıyor. Dokunulmazlığın ne olduğunu iyi biliyorlar ve hep haklılar. Ben ise boşlukta oradan oraya salınırken tek bir tanrıyla tanıştım, o da ölümdü.”

Romandaki tüm karakterler kayıp, yitip giden insanlar. Gerçi hangimiz öyle değiliz ki… Ama Gözlemci Olarak Buradayız’a dönersek, bu karakterler bir dönemi, yani bugünü mü simgeliyor?

Güncelin hikâyesi çabuk eskiyor. Kitabı yazarken sadece bugünü değil, daha derinlerde yatan, kadim bir arızayla da ilgiliydim. Bu dertler yirmi yıl önce de var, yirmi yıl sonra da olacak. Adamın teki gözümüzün önünde kalp krizi geçiriyor, çevresinde on beş kişi var, herkes bekliyor, önce kim yardım edecek diye. Bunun bir versiyonu hep yaşanacak tarihte. Bunların dışında kitabın güncelle ilgili bazı akranlarından daha gerçekçi olmasına özen de gösterdim tabii. Yani kitap “Tam da bugünleri anlatıyor,” değil ama birileri ileride baktığında da, bunalımlarımızı nasıl yaşıyoruz görsünler istedim. Çünkü edebiyatın birçok derdi ve dertlenme halini kutsallaştırma gibi bir özelliği de var, ben bunu sevmiyorum. O yüzden buhranlarımızı yakışıklı hale getirmeden, sıradan haliyle yazdım. Üzgün olmak kimseyi olduğundan daha derin, sorumluluk sahibi, zeki, seksi falan yapmıyor.

“İnsinler tepeden aşağıya. Aynı yoldan daha az yorularak geçsinler. Aynı basamaklara daha rahat adım atsınlar. Manzarayı bu sefer izlemesinler. Konuşmasınlar da. Tepede bir şeyler öldü. Tepede bir şeyler gün yüzü gördü. Tepede geceye karıştılar. Tepede duman saldılar. Tepede bir şeyler geride bırakıldı. Tepede bazı şeyler boyunlarına sarıldı.”

Ana karakter gözlemci olsa da anlatılan onun öyküsü değil; onun tanığı olduğu öyküler. Yazar da biraz böyle, değil mi? Kendini gözlemciyle özdeşleştirdiğini söylemeye çalışmıyorum elbette. Daha genel anlamda, yaşam-gözlemci-yazar ilişkisi hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum.

Replikas’ın bir şarkısı var ya, ben de öyleyim, acayip korkak birisiyim. En azından sayfada normalde olduğumdan çok daha cesurum. Yazar hafiften korkak bir canlıdır zaten, ondan benim beklediğim tek şey, sayfa üzerinde cesur olması. Başka ne yapıyor, ne ediyor çok umurumda değil. Çok cesur birinin yazdığı kötü metin yerine korkağın cesur metnini tercih ederim. Edebiyatın önemli görevlerinden biri ben de dâhil bütün “rahatsız olan” kişilere yalnız olmadıklarını hatırlatmak, rahat olanın da keyfini kaçırmak. Ve bütün bunları tabii eğlenceli bir şekilde gerçekleştirmek.

Daha önce, yine Dedalus Kitap’tan çıkan Parçalar adlı öykü derlemesine katkın olmuştu. İlginç bir fikirle yola çıkan başarılı bir kitaptı. Kitabın sendeki hikâyesini anlatır mısın?

Baran Güzel, böyle bir fikir buldu. Daha önce nasıl düşünülmediğine çok şaşırdık. Onu yanaklarından öptük. O da bizi öptü. Ferit Edgü edebiyatımızın sınırlarını genişletme açısından en önemli isimlerden biri. O yüzden Baran, bu fikre benim de katkı sağlamamı isteyince hemen kabul ettim. Ferit Edgü’nün “Çevirmen” başlıklı öyküsünü çıkış noktası olarak kullandım ve bambaşka bir şey yazdım. Kendisi gibi yenilikçi bir yazarı taklit etmek istemedim. Kendi öyküsünden bambaşka bir noktaya gidersem, kendi kişisel dertlerim ve edebiyat anlayışımla ortaya bir metin çıkarırsam kendisine en güzel selamı verebileceğimi düşündüm. Bu yüzden “Çevirmen” sonuç olarak en çok gurur duyduğum öykülerimden biri oldu.

Peki, ya Gözlemci Olarak Buradayız’ın hikâyesi? Nasıl pişti roman, nasıl kitaba dönüştü?

Kelime sayısı en az 60 bin, en fazla 100 bin olan, dört tane roman çalışmam vardı benim. Hepsi de çok korkunçtu. En son, orada denediklerimden uzak, karakterlerine daha acımasız yaklaşan, daha küçük bir roman yazdım. “Yanlış kararlar alan ve yanlış tepkiler veren gençler.” Aklımdaki kitabı ilk tanımlayan fikir buydu. Dogma 95’e de kafayı takmıştım o ara. Kitabı bitirdikten sonra bir dolu ret cevabı yedim tabii. Kitapla Dedalus da ilgilendi ama o ara öykü ağırlıklı çalışıyorlardı, o zaman tam anlaşamadık. Ben bu sırada iyice öykünün dünyasına girdim. Sonra tekrar Dedalus’la konuştuğumuzda bu romanı değerlendirmek istediler. Metin üstünde Baran Güzel’le uzun bir çalışmaya girdik. Sonunda da kitap yayımlandı. Ret cevaplı süreç epey zordu ama. Otomatik cevap yerine, uzun ret cevabı aldığımda havalara uçmuştum.

Son olarak, yeni çalışmaların hakkında biraz ipucu versen? Roman mı, öykü mü bekleyelim senden? Yoksa bir şiir ya da gastronomi kitabıyla bir kez daha mı şaşırtacaksın bizi?

Öykü kitabı var bir tane. Onun üzerine düşünüyorum. Çok kuvvetli bir kitap olmasını arzu ediyorum. Birkaç roman fikri de var. Biri pişmeye hazır gibi. O kitap, önemli bir mimari yapı, kadınlar, erkekler ve birçok Türklük halleriyle ilgilenecek. Umarım yazmayı becerebilirim. Böyle sorulunca bütün yapmak istediklerini anlatası geliyor insanın. Çizgi roman, dizi falan, bin tane fikir var. Umarım birçok şeyi deneyebilirim. Şiir de olabilir. İyi olmaz ama eğlenceli olabilir yani. Gastronomi kitabı değil de diyet kitabı yazarsam adını ne koyacağımı biliyorum mesela: “Yok Öyle Homini Gırtlak.” Bence iyi.

Çok teşekkürler.

Ben teşekkür ediyorum. Yanaklarınızdan öpüyorum.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş