Fırının sıcaklığı sekiz yüz elli dereceye varınca ötmeye başlayan sinyal sesinden sonra Osman Abi masadan kalktı ve termostatın sıcaklığını bin iki yüz dereceye ayarlayıp sandalyesine tekrar kuruldu. Çayından höpürdeterek bir yudum aldı. Ömrünü gece bekçiliğinde geçirmiş bu yaşlı adam yaşadığı gecelerin verdiği tedirginlikle bardağını usulca masaya bırakıp gözlerini yumdu. Bir şey söyleyecekti bana.

“Geçmişini sikerim Adil, bu kez kaytarmak yok. Kemikleri öğütüp, külleri toplayacaksın. Gündüz otu çekip çekip sızma numarasına yatma gene.”

Kafamın dumanlı olduğu zamanlarda beni hoş görürdü ancak bugün tersinden kalkmıştı anlaşılan.

“Tamam, abi hallederim ama evrakları sen doldur. Daha kaç müşteri var?”

“On iki.”

“Aman abi ya, şunları üçer beşer yaksak olmuyor mu?”

Sinirlendiğini elinde çevirmeye başladığı bardağından anlamıştım. Sürekli onu kızdıracak bir şeyler bulmak bana mahsustu. Kendisi de itiraf etmişti: “Ulan beni hayatımda kızdıran tek kişi bizim ahretlikti, sen onu da geçtin be oğlum.”

Bezgin dudakları titremeye başladığında masadan biraz geriye çekildim çünkü küfür geliyordu.

“Oğlum her işin kuralları vardır. O kuralları da yerine getirecek küçük insanlar, tıpkı bizim gibi.”

Yanılmıştım. Küfür yerine nutuk atmayı seçmişti bu kez.

“Osman Abi, gözünü seveyim kafamı ütüleme yine.”

Ne kadar onu seviyor olsam da böyle zamanlar ondan nefret ediyordum. Babam karşımda duruyor gibiydi ama en azından konuşmanın sonunda ellerini kemerine götürmüyordu. Cezaevinden sonra bulabildiğim bu işte ben ona katlanıyor gibi görünsem de aslında o bana katlanıyordu. Halimi umursamadan konuşmasına devam etti.

“İşimiz kolaylaşsın diye bu hayvanları üçer beşer değil, sırayla yakıp küllerini sahiplerine teslim etmemiz gerek. Soluduğumuz yanık kokusuna katlanmak bir de.”

Devam edecekti ama fırının alarmı imdadıma yetişti.

“Osman Abi, fırını boşaltayım.”

“Boşaltmadan önce kartını oku bana.”

Okuduğum bilgileri itinayla “Yanık Defteri” dediğim deftere işledi. Hayatı boyunca yaptığı en önemli iş sanki buydu. Köpeğin kemiklerini öğütmeyi bitirip kavanozdaki küllerin üzerine boşalttım. Kartını kavanozun ağzına geçirip Osman Abi’ye uzattım. En saygılı haliyle kavanozu masanın arkasındaki rafa yerleştirip sıradaki hayvanı getirmek için morga gitti. Getirdiği köpeği fırına yerleştirip masaya geçtik.

Sakinleşmişti. Tam sırası diyerek aklımdaki soruyu eveleyip gevelemeden sordum.

“Osman Abi, şu işten üç kuruş para kazanıyoruz. Kazandığımız ucu ucuna yetiyor. Mahalleden bir arkadaş iş teklif etti. Kayıt tutmadan kimi hayvanları burada yakarsak bize normal fiyatın yarısını verecek. Müşterileri o bulacak, biz de burada icabına bakacağız.”

“Adil, ne boktan işler peşindesin?”

“Abi, niye boktan olsun. Fazladan para kazanma fırsatı işte. Hem sen de oğlunun borcunu çabucak kapatırsın böylece.”

“Sıçtırma şimdi fazla parasına. Beni bulaştırma sakın.”

Dudakları titremiyordu. Sadece küfür etmesine bakılırsa ikna edebilirdim onu.

“Abi, senden habersiz nasıl yapabilirim ki?”

“Bak oğlum, beni az çok tanıdın. Bu işi benden habersiz nasıl yapıyorsan yap. Benden çok senin ihtiyacın var paraya. Onun için göz yumacağım. Yakalanırsan bildiğimi inkâr ederim, şimdiden söyleyeyim.”

“Senden habersiz nasıl yaparım abi?”

Biraz kafasını kaşıdı.

“Ben senden bir saat sonra geliyorum işe. Bu arada işini hallettin, hallettin. Yoksa karışmam.”

“Osman Abi, kıyak adamsın. Allah razı olsun senden.”

 

Altı ay geçti. Bu süre içinde sadece birkaç hayvan yakabilmiştim ancak aldığım para gözlerimin açılmasına neden oldu. Tanıdığım herkese haber saldım. Komisyonsuz daha çok kazanabilirdim.

Günün birinde cezaevinden arkadaşım Sefil İzzet’in teklifine hayır diyemedim. Yalnız bir buçuk saate ihtiyacım vardı. Eğer fırının ısısını hızlıca yükseltirsem Osman Abi gelmeden işimi bitirmiş olacaktım.

Olmadı. Erken geldi Osman Abi, hem de çok erken.

Telaştan geldiğini duymadım. Tulumunu giymiş halde içeri girdiğinde bacaklarımı masaya uzatmış onun sandalyesinde oturuyordum.

“İndir lan ayaklarını pezevenk.”

Olduğum yerde sıçrayarak, cezaevinde yoklama veriyormuş gibi esas duruşa geçtim. Parmak uçlarımdan başıma kadar ateş bastı vücudumu. Kekeleyerek “Hoş geldin,” diyebildim sadece. Doğrudan fırına yöneldi. Durduramadım onu, bir şey engel oldu.

Fırının camına kafasını yaklaştırıp içeriye baktı. O zaman kadar duymadığım bir ses tonuyla bana dönüp bağırdı.

“İçerideki insan bacakları mı, lan?”

Emin olmak için tekrar fırının içine baktığında arkamdaki rafta duran çekici elime geçirdiğim gibi kafasına geçirdim. Olduğu yere yığıldı. Can çekişen dudaklarıyla bana küfretmeye çalışıyordu. Gözleri, tıpkı babamın gözleri gibi acıdan fal taşı gibi açılmıştı. O zaman babam gözlerini kapamadan ellerini kemerine götürmüştü. Osman Abi’nin kemeri bile yoktu son nefesini verirken.

Tüm gece yanık yanık Osman Abi koktu. Sabah, nöbeti Nevzat’a devrederken “Osman Abi bu gece gelmedi,” diyerek Yanık Defteri’ni imzalayıp ayrıldım.

Babamı toprağın altına gömmüşlerdi ben nezaretteyken. Osman Abi ise o geceki kedi ve köpek külleriyle İstanbul’un kim bilir nerelerine dağılacaktı.

Cem Ardıç

Paylaş