“Erkek kibri demiştik ya, insanlığın tamamında görülen bir şey bu, bizim hikayemiz hep en önemli hikaye oluyor, oysa başkalarının büyük hikayesinin son derece önemsiz figüranları da olabiliriz, senaryoda repliğimiz bile olmayabilir.”

Y kromozomu yok, erkek yok. Erkek egemen dünyaya ilişkin ne var ne yoksa silinmiş, değiştirilmiş, uyarlanmış. Ütopik – ya da belki distopik – bir dünya; yalnızca kadınlar. Geçmişe dair her şey lanetleniyor, korku uyandırıyor. Zira geçmiş yüzyılların zulmü erkekle, erkek zulümle özdeşleşmiş. Kökü kazınmış bir hastalık erkeklik.

“Doğada ortaya çıkmış en büyük hastalıktı, inkar mı ediyorsun, kökünü kurutmasaydık bütün insanlığın kökü kuruyacaktı, dünya o zamandan beri çok daha iyi bir yer değil mi, evet meteordan beri biraz zorlanıyoruz ama ne var, geçecek sonuçta, hep birlikte çalışıyoruz, tabii ki üstesinden geleceğiz, kadınlar her zaman başardı, yine başaracağız.”

Ama yine de bir şey yanlış gibi. Yine kavramlar gündeliğin altında ezilir, yamulur gibi. Yalnızca kadınlardan oluşan bir dünya da kendine özgü zulmünü yaratmış gibi. Özgürlük laf kalabalıklarına sıkışmış, kendi alanını talep etmekten uzağa düşmüş… İnsanın dünyası belki hafiflemiş ama çok değişmemiş gibi.

“Değerler, toplumsal uzlaşma, ortak vicdan gibi şeyler geveleyince ne mal olduğunu anladım, Ortak olanda herkes uzlaşacaksa özgürlüğe gerek var mı? diye sordum, boş boş baktı, Ne işe yarıyor özgürlük diye soruyorum, dedim, Zaten toplum uzlaşmış, ortak vicdan oluşturulmuş, ya herkes buna uyacak ve özgürlük teranesi okumayacağız ya da özgürlük varsa karşısına uzlaşmaymış, ortaklıkmış çıkarmayacağız, değil mi, ikisi birden olmaz herhalde?”

Tüm bu kadın dünyasının ortasında bir erkek. Nereden geldiği belirsiz; kim olduğu, kim olacağı belirsiz. Kâbusların uyanışı. Lavanta tarlasındaki baldıran otu. Constantine. Tüm dünyanın nefret ettiği – ve korktuğu – geçmişin canlanmış hali. Erkek.

“Aslında kişi olarak uğraşmıyorlar seninle, koca bir Erkeklik fikriyle uğraşıyorlar; on binlerce yıl insanlığı şiddete ve zulme mahkum etmiş yaratıkların yeniden canlanıp dünyayı ele geçirme ve bütün kadınları yeniden ezecek bir düzen kurma olasılığı onları dehşete düşürüyor; bu sen değilsin, ben bunu biliyorum, seni tanıyanlar da biliyor, ama diğerlerine bu korku çocuk yaşlarından itibaren öğretildi, ellerinde değil, diyecek.”

İster erkek egemen dünya olsun ister kadınların dünyası: Yalnızlık hep yalnızlık. Constantine hep bir başına. Kadın değil, erkek değil; yalnızlığın bedeni adeta Constantine. Kadınların dünyasında bir kadın gibi büyütülen ama kadın olmayan Constantine. Koca bir geçmişin – ve korkulan bir geleceğin –  bedelini ödeyen Constantine.

“Hep gitmek, hep kalmak isteyeceksin; bunda hiçbir çelişki yokmuş gibi, bütün çelişkilerden arınmış gibi, bir harekette çırılçıplak kalacaksın.”

Ve çıplaklığın bedelini hep ödeyeceksin. Çünkü – ister kadın ister erkek – ilk buna saldırırlar. Çıplak kalan yanına, açığına; Aşil topuğuna. Farklı oluşuna, farklı oluşunun verdiği suçluluk duygusuna. Korkuyla saldıracaklar, öfkeyle saldıracaklar; korkudan saldıracaklar. Hep öyle olmaz mı?

“Hayata karşı bir daha hiç bu kadar süngüsü düşmüş olmayacaksın ama bunu henüz bilmiyorsun; bildiğin tek şey, Constantine Pinnock-Lux olmanın, kimseye benzememenin, gerçekten tek ve yalnız olmanın, varoluşunun her anında dünyayla hesaplaşma zorunluluğunun ne denli ruh emici olduğu. Neşe, oyunbazlık, yaramazlık, haşarılık, isyankarlık – adına her ne diyorlarsa kuşanmış olduğun ve her gün parlattığın zırh, aslında pis kokulu, ağır ve grotesk bir kabuktan ibaret, işe yaramaz, delik deşik.”

**

Cem Akaş’ın Y adlı romanı yalnızlığın, yadsınamaz – ve uzlaşmaz – şekilde tek olmanın dehşetini mükemmel bir kurgu içinde, zarif ve güçlü bir dille aktarıyor. Analog’da değişen anlatım romanı daha da çarpıcı ve zorlayıcı kılıyor. Akaş’ın dili, çocukluktan ergenliğe geçen Constantine’in acısını, çıkmazını ve içinde yaşadığı dünyanın katılığını – gerçekliğin katılığını – adeta bir heykel gibi şekillendiriyor. Akaş’ın sözcükleri, satırları hem ağır bir kaba kuvvet hem de kanatan bir zarafet barındırıyor. Ortaya çıkan; çok güçlü, çok varsıl bir roman.

“Bu acı büyük bir güçlülük hissi verecek sana, bazı acıların böyle olduğunu yıllar içinde öğreneceksin. Gidebileceğin hiçbir yer yok, seni çağıran hiçbir yer yok, sen de bu durumdaki herkesin Kabe’sine, İstanbul’a gideceksin doğal olarak.”

 

Bu yazı daha önce Edebiyat Haber‘de yayımlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş