Hira Ayşe Özsoy, 1988 yılının sıcak bir İstanbul gününde dünyaya gelmiş genç bir yazar. Belki de güneşin en tepede olduğu bir yaz mevsiminde dünyaya geldiği için en sevdiği renk “sarı”… Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden burslu ve birinci olarak mezun olduktan sonra eğitimine yine burslu ve bölüm birincisi olarak geldiği Amerika’da Montana State’de devam etti. Montana’nın buz gibi karlı gecelerinde dergilere öyküler yazmaya başladı. Türkiye’ye döndükten sonra medya sektörünün birçok alanında çalıştı. Bu süreçte bir yapımcının “sen sinemacı değil, edebiyatçı olmalısın” sözünden çok etkilendi ve yazmayı bir hobi olarak değil bir tutku olarak yapmaya başladı. Nehirleri, dağları, sarıyı, ailesini ve en çok da çocukları seviyor. En büyük dileği çocukları sevdiği kadar çocukların da onu sevmesi…

FullSizeRender

Yazma yeteneğini nasıl keşfettin?

Çok utangaç ve sessiz bir çocuktum. Çocukken, yazmak benim için sihirli bir oyun gibiydi. Kelimeler, karakterler, hikayeler vardı… Kendi köşeme geçip onlarla istediğim gibi oynayabilirdim. Düşünsenize, sonsuz bir harfler dünyası var ve size sonsuz özgürlük veriliyor. Dileğiniz gibi oynayabilir, bozabilir veya kurabilirsiniz… Lise ve üniversite yıllarında da bu hayalperestlik devam etti. Kısaca, bu oyun oynama isteği her zaman vardı ve şuan ki beni ortaya çıkardı…

İlk kitabın Mucize Ormanı’nın hikayesinden bahseder misin?

Mucize Ormanı, bir çocuğun yalnız adım attığı yoldan kalabalıklara ulaşma öyküsünü anlatıyor. Annesinin ölümünü kabullenmek istemeyen Kerem’in çıktığı yolda başına gelen maceralara tanık oluyoruz. Kerem yol sonunda kendini keşfediyor, aynı zamanda acıları kabullenmenin önemini de kavrıyor. Sihirli Orman’da başlayan yolculuğu onu birçok maceraya sürüklüyor. İhtiyar çınar, uçan ördek ve beyaz sincap, ut çalan kuş, kumdan çıkan askerler ve peri çiçekleri Kerem’in yol arkadaşlarından sadece birkaçı…

İlk kitabını yazma sürecinden biraz söz eder misin?

Bir tahterevalli gibi ümit ve korku arasında geçen bir süreçti… 1 yıl boyunca öykü, roman, edebiyat kuramı, roman yazma süreciyle ilgili kitaplar okudum… Burhan Sönmez ve Feridun Andaç’ın yazarlık kurslarına katıldım; konu düşündüm. Yıl sonunda yavaş yavaş yazmaya, fikirlerimi hayata geçirmeye başladım… 2013 yılında, Giza Yayıncılık’tan çıktı Mucize Ormanı… 2 yıllık süreci asla unutamayacağım.

IMG_4285

Uzunca bir süre fuarlarda, okullarda, çocuklarla buluştun, hala da buluşmaya devam ediyorsun. Çocukların kitaba yorumları, yaklaşımları nasıl?

Kitabımın ismi gibi.. Mucizevi… Onlarla buluştuğum her an, kendimi gökyüzünde uçuyor gibi hissediyorum. Sanırım benim bu enerjim onlara geçiyor olmalı ki, etkinliklerde onlar da neşeli ve yerinde durmaz oluyorlar. Kerem’in hikayesinden çok etkileniyorlar. Kitabı yazarken, hedeflerim arasındaki konulardan biri de buydu… Bodrum’da bir okul buluşmasında çocuklardan biri yanıma gelip, “Biliyor musunuz Mucize Ormanı bana mücadele etmeyi öğretti,” demişti. O an o çocuğun gözündeki ışığı görünce doğru bir yolda olduğuma tamamen inandım.

Yakın zamanda kitabın yeni bir baskısı daha çıktı, ilkine oranla ne gibi değişiklikler yaptın?

Giza Yayıncılık’la yollarımızı ayırdıktan sonra, kitabımın bazı bölümlerini yeniden yazdım. İlk roman heyecanıyla yazdığım yerleri değiştirdim. Mucize Ormanı, Kasım 2015’te FOM Kitap’tan çıktı. Yayıncım Fuat Ömer Altay’la başarılı bir kitaba imza attığımızı düşünüyorum. FOM Kitap’ın profesyonel ekibiyle güzel bir çalışma ortaya çıktı.

Genç bir yazar olarak karşılaştığın zorluklar neler?

Kitap yazma dönemi en zoruydu… Mucize Ormanı’nın konusunu bulduktan sonra sadece 1 yıl konuyu geliştirdim. Karakterler, bölümler, olaylar… Hepsinin üzerinde ayrı ayrı çalıştım. 1 yıl sonunda elimde kalın bir defter vardı, neredeyse yazacağım her sayfayı planlamıştım. Sonra yazmaya oturdum ve bir baktım ki daha yeni başlıyoruz… Tüm gün yazdıktan sonra, akşam hepsini okuyordum ve tek bir cümleyi bile beğenmiyordum. Düşünsenize, birkaç yüz sayfa için yıllarınızı harcıyorsunuz ve sonunda basılıp basılmayacağını bilmiyorsunuz.Kendinize muazzam bir inancınız olmalı. Tabii, inanmadığınız, ikilemde kaldığınız dönemler de oluyor… Bu süreçte yazmanın zorluğunun yanında, bence daha da  kötüsü kendime olan inancımın gittikçe azaldığı zamanlarda kendimi tekrardan toparlamanın zorluğu oldu.Bu da yazarlığın bir parçası… Sadece Türkiye’de değil, Dünya edebiyat tarihine ismini altın harflerle yazdırmış yazarlar bile bu zorlukları birebir yaşadılar. James Joyce, Bulgakov, Orhan Pamuk… Kimler yaşamamış ki…

IMG_4393

İlk kitabını yazacak olan genç yazarlara ne gibi tavsiyelerde bulunursun?

Neşe… Bir yazarın çantasında her daim bulunan kalemi, defteri, kitabı gibi, neşeyi de çantasının bir yerine koymalı diye düşünüyorum. Hayatını dolu dolu, farkındalıkla yaşamalı… Ve tabii ki olmazsa olmazı gözlem yeteneği. Bu bir süre sonra daha da gelişiyor. Bir kafeye gidiyorsunuz, bir diyalog duyuyorsunuz… Ve artık hayata, olaylara romanınız için acaba bunu da kullanabilir miyim gözüyle bakıyorsunuz. Son olarak, tabii ki okumak, okumak, okumak… Belki de yazmaktan daha da önemlisi kaliteli kitap okumak; çünkü yazmanın kurslardan öğrenilebileceğine inanmıyorum. Öğrenebileceğimiz tek yer canlılar gibi nefes alıp veren kitaplar…

5 yıl önceki sana dönecek olursan, kendine bir tavsiye verecek olsan bu ne olurdu?

Gerçekten de keşke şunu da şöyle yapsaydım diyebileceğim hiçbir şey yok. Her şey olması gerektiği gibi… Yeteri kadar okuduğuma ve çalıştığıma inanıyorum. İlk basılma sürecindeki zorluklar, sonrasında yeni bir yayınevine geçmek… Onlar da herkes gibi benim de yaşamam, geçmem gereken bir yoldu diyelim….

Çocuk kitapları yazıyorsun, senin çocukluğuna dönecek olursak nasıl bir çocuktun?

Beni en doğru anlatan kelime utangaç olur sanırım. İçine kapanık, sessiz ve çok hassas bir çocuktum. Dolayısıyla zor bir çocukluk geçirdim. Hani bildiğimiz kıpır kıpır, haylaz çocuk imajının tam tersiydi. Özellikle okul yıllarında haylaz çocuklarla başım bir hayli dertteydi. Kız kardeşim Hilâl çok renkli bir çocuktu. Evde onunla vakit geçirmeyi severdim. Benim utangaçlığımın kaybolduğu tek yer kardeşimle oynadığım anlardı diyebilirim. Belki de hassas ve çekingen bir çocukluk yaşamak, beni okumaya ve yazmaya yöneltti. O kadar çok okurdum ki babam bana kitap yetiştiremezdi. İstediğim tek bir şey vardı, o da babamın bana kitap alması… Çocukluğumda beni mutlu eden şey kitaplardı…

Senin favori çocuk kitabı yazarların ve kitapların hangileri?

Masallara bayılırım, Rus masalları, Latin Amerika masalları en sevdiklerimden… Bunun yanı sıra birçok başucu çocuk kitabım var. Metis Yayınlarından çıkan Çocuklar için felsefe serisi; Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Çıtır Çıtır Felsefe serisi var.En büyük hayalim çocuklar için felsefe kitapları yazmak. Sevdiğim kitapları söylemem gerekirse, Michael Ende Momo ve Bitmeyecek Öykü , Ferenc Molnár Pal Sokağı Çocukları, Samed Behrengi Küçük Kara Balık, Zoran Drvenkar Soğuktan Korkmayan Tek Kuş, Lewis Carroll Alice Harikalar Diyarında, Antoine de Saint-Exupéry Küçük Prens… Türkiye’den Gülten Dayıoğlu, Süleyman Bulut ve Aytül Akal’ın birçok kitabı, Sevim Ak’ın Vanilya Kokulu Mektuplar, Behiç Ak’ın Alaaddin’in Geveze Su Boruları… Sanırım sonsuza kadar sayabilirim…

Alice-In-Wonderland-Locations

Sinema okuduğun için sana beyazperdeye uyarlanmış favori masallarını da sormak isterim, ilk 3’te hangileri var senin için? Tim Burton mesela hem çocukları hem de büyükleri kendisine hayran bırakıyor, senin de gelecekte kitaplarını büyüklerin de okumasını ister misin yoksa çocuklar bana yeter mi diyorsun?

Ben Mucize Ormanı’nı ilk yazdığımda yetişkinlere masal kitabı olarak düşünüyordum. Dili ve hikayesi de öyleydi. İlk yetişkinler için kitap basan yayınevlerine gönderdim; ancak bırakın ret cevabı vermeyi, dönüş yapan bile olmadı. O zaman Burhan Sönmez’in yazarlık kursuna gidiyordum; bu fikrimden ona bahsettim. Burhan Hocam da bana, böyle bir sektör olmadığını, kitabımı çocuk kitapları basan bir yayınevine göndermem gerektiğini söyledi. Sonuç olarak, Mucize Ormanı çocuk kitabı kategorisinde çıktı. Bundan 2 yıl önce yapımcı Fehmi Gerçeker Mucize Ormanı’nı okudu. Beni sosyal medya aracılığıyla bulup,“Bu kitap tam filmlik, senaryosunu yazdın mı?” diye sordu. Sonra, bir süre bunun üzerine düşündüm; ama Türkiye’de animasyon film yapmak çok da kolay değil. Zamanı geldiğinde kitabımın animasyon olmasını bende isterim tabii ki… Miyazaki filmlerinin hikayelerini ve işleniz biçimlerini çok seviyorum. Ayrıca, Jack The Giant Slayer, Song of the Sea, Alice Harikalar Diyarında,Peter Pan, Finding Neverland ve Küçük Prens sadece bazıları…

Çocukluğundan en çok özlediğin şey ne?

Kardeşim Hilâl’le yaptığımız her şey… Onunla küçük bir tahta, bir parça kumaş, annemin yünleri… Kısacası en ufak şeyler bile bizim için büyük bir oyunun birer malzemeleriydi. Çocukken ailemle pikniğe giderdik. Saatlerce kırda gezer ve en güzel çiçekleri toplardım. Onları düzenler, buketler yapardım. Heyecanla anneme götürdüm. Saatlerce tek başıma çiçek toplayıp, annem için onlarla uğraşmayı çok özlüyorum.

Türkiye’de içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumdan çocukları ve psikolojilerini korumak için sence neler yapılabilir?

Çok zor ve sıkıntılı günlerde kendi psikolojimiz kadar çocuklarınkini de düşünmeli ve korumak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Aileler düşüncesizce çocuklarının yanında konuşmasınlar, televizyonda ve sosyal medyada çıkan haberlerden uzak tutsunlar. Bence, her önemli durumda yapılması gerektiği gibi, aileler çocuklarının anlayacağı bir dille, neler olup bittiğini onlara anlatsınlar… Eyvah, eyvah şeklinde yaklaşmasınlar, panik yapacak bir durum olmadığını, insanlar gibi, ülkelerinde bazen zor zamanlar yaşayabileceğini ve her şeyin geçici olduğunu onlara öğretsinler. Ve son olarak, lütfen ama lütfen onları sosyal medyadan uzak tutsunlar…

Paylaş