“Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş” sözündeki bülbüllerin aslında nerelerde yaşadığına bir göz atmak gerek. Memleket hasreti çekmek, mantıklı düşünecek olursak küreselleşen dünyada artık fazla yaşanmayan bir duygu olmalı. Ya da daha açık söylemek gerekirse “Göçmen Edebiyatı” yapan bütün herkes “ille de vatanım” diyor ama aslında altın kafesten vazgeçmeyip yaşamını Londra’da veya New York’ta sürdürüyor. Bunun son örneğini kitap satış sitelerinde reklamını sıkça gördüğümüz “Gönülsüz Köktendinci” romanı için de söyleyebiliriz. İlgi çekici adı var, gayet akıcı yazılmış ya da çevrilmiş, kolayca okunup bitiyor.

New York’ta çok iyi şartlarda yaşayan ve çalışan Pakistan’lı kahramanımız 11 Eylül’den sonra üzerine çevrilen bakışlardan rahatsız olup memleketine geri dönüyor ve kendince orada mücadeleye başlıyor. Konunun özü bu. Ama kitabın yazarını daha yakından tanıyayım derseniz memleketi Pakistan’a güzellemeler yapan, köklerimi özlüyorum diye insana hissettiren ama sonunda Londra’da ikamet eden biriyle karşılaşıyorsunuz. Bilmiyorum ama, Mohsin Hamid, herhalde bir İngiliz’le de evlidir ve çifte vatandaşlığı vardır. Peki “Vatanım benim” sözü nerede kalıyor? Bu çeşit iki arada bir derede kalmışlığın anlatıldığı romanlara göçmen edebiyatı ya da “Kendini arafta hissetmeye övgü” türü dersek şimdiye kadar okuduğum en iyi örneğini Salman Rushdie  “Geceyarısı Çocukları” ile yazmıştı. Hindistan’ın neredeyse bütün tarihi o romanda büyülü gerçekçilikle mayalanıp anlatılmıştı. Jamaika asıllı İngiliz romancı Zadie Smith ise “İnci Gibi Dişler” adlı eserinde bambaşka bir üslup ile gene türün iyi bir örneğini vermişti. Arafta kalmak anlatılacaksa bari iyi anlatılsın. Bence Gönülsüz Köktendinci’nin en iyi tarafı ismi. Her şeyi bir kerede toparlamış işte.

mohsin

Vazgeçilemeyen Batı kültürünün şehirlerinde yaşayıp uzaklardaki ülkeyi pazarlamak Amin Maalouf’un kitaplarında da var. Semerkand, Yüzüncü Ad, Afrika’lı Leo gibi çok iyi romanları olan yazar da sürekli olarak Orta Doğu’yu ve memleketi Ürdün’ü anlatırdı ama kendisi Paris’te yaşardı. Fakat Rushdie, Smith ve Maalouf gibi yazarlar hiç olmazsa yazı ustalıklarıyla, “kişisel tutarsızlıklarını” kapatıyorlardı diyelim. Gönülsüz Köktendinci’de bunu da bulamıyoruz. Edebiyatçı yazdığı gibi mi yaşamalı veya yaşadığı gibi yazmalı mı sorusu gündeme gelirse, işin içine aydın olmanın sorumluluğu gibi başka konular gireceği için dediklerimizi burada noktalayalım. Memleketinden taşınmayıp orada olanları orada anlatan bütün yazarlara da selam edelim.

Sevil Günay Varol

Paylaş