Yıllardır, Vahşetin Çağrısı adıyla basılan Jack London‘ın kitabını, metnin ruhuna uygun olmayan bir ad ve çeviri ile okuduk. 2015 yılında yapılan bir çeviri ve baskı bu ezberi bozdu: Yabanın Çağrısı. Ancak bu çevirinin de adı yeni baskısında Vahşetin Çağrısı olarak değiştirildi. Çünkü, kitap Vahşetin Çağrısı olarak bilindiği için, Yabanın Çağrısı‘nın satışı düşük kaldı.

Zeplin Kitap etiketiyle basılan Jack London’ın Yabanın Çağrısı kitabının çevirmeni Anıl Ceren Altunkanat ile vahşet-yaban karşıtlığını ve kitabı konuştuk:

Jack London’ın The Call Of The Wild kitabı Türkiye’de yıllardır Vahşetin Çağrısı adıyla basılıyor ama sen bunu Yabanın Çağrısı olarak çevirdin. Bu ezberin bozulması nasıl gerçekleşti?

Anıl Ceren Altunkanat: Kitabı çevirmem için teklif gelmeden önce de sık sık tartıştığım bir konuydu bu. Kitapta sözü edilen vahşet değil, doğanın, yaban doğanın bizzat kendisi. Vahşet olarak karşılanmasının kitabın içeriğinde ve genel vurgusunda kayma yarattığı inancındaydım. Sözlük anlamına baktığında vahşet doğru. Ama kullanıma baktığında vahşet sözcüğünün yarattığı atmosfer farklı. Vahşet kıyıcılıkla, zalimlikle, kan ve yıkımla ilişkilendirilen bir sözcük. Ha, belki vahşet sözcüğüne bu yükü yükleyen tam da doğadan kopmuş, doğa karşısında aciz ve zavallı hisseden o kırık, bozulmuş yanımız. Bu başka bir tartışmanın konusu elbette. Ama Jack London’ın Buck’ın öyküsünü anlatırken söz ettiği çağrının en yalın ve kendiliğinden haliyle yabanın çağrısı olduğunu düşünüyorum.

Zeplin Kitap’ın bu adla basmış olması da ayrı bir cesaret örneği, ikna etmek zor oldu mu?

Açıkçası editörüm, Gökhan Sarı da bu konuda benimle hemfikirdi. Dolayısıyla bir ikna süreci yaşanmadı. Ancak şimdi, kitabın yeni basımında adı Vahşetin Çağrısı olarak değişti. Tahmin edilebileceği gibi, yerleşik kullanımın dışına çıkmak – bu daha yerinde bir karşılık olsa bile – kitabın satışına hayli zarar vermiş. Anlaşılan okur bunun Jack London’ın kitabı olduğuna ikna olmamış. Demem o ki sonuçta okuru ikna edemedik.

Aslında İngilizce’deki “wild” kelimesinin “vahşi” olarak çevrilmesi gayet yaygın, çünkü kuralına uygun. TDK’nın “vahşi” tanımı, “yabani”. Ama vahşi, ya da vahşet kelimelerinin yol açtığı algı bambaşka bir yere denk düşüyor. Evcil olmayan bir hayvana vahşi diyoruz örneğin, ama o vahşet, insanlar olarak bizim yargımız. Kızılderililere de vahşi diyoruz, Afrika’daki yerlilere de. Modern olmayan, evcilleştiremediğimiz, bize benzemeyen ve korktuğumuz şeylere vahşi diyoruz. Sen ne düşünüyorsun?

İlk sorunun yanıtında bir parça değindim, devam edeyim.

Kitap özelinde konuşursak, evet, vahşi ve vahşet kuralına uygun belki ama yarattığı tını ve algı yanlış. Buck vahşi olanın çağrısını duyuyor, doğanın çağrısını. Oysa vahşetin çağırısından söz ettiğimizde çok farklı bir yere çıkıyor. Doğa vahşidir, evet. Vahşet yabanıllık anlamına gelir, evet. Ancak gündelik kullanımımızda vahşet zalimlik, kasıtlı bir acı çektirme, parçalama, yok etme – hatta belki işkence etme – ile ilişkilendiriliyor ve böyle kullanılıyor. İşin aslı, kullanımına ve sözcüğün bu kullanımla gelişen gizli göndermesine bakarsak, vahşet insana özgü.

Genel açıdan düşündüğümüzde, insan vahşi yaratmayı ve kendi “vahşetini” (vahşetin korku, ürküntü, ıssızlık ve yalnızlık anlamları da olduğunu unutmayalım) vahşilere yansıtmayı sever. Bunun nedenine dair yorumlarda bulunmak sanırım boyumu aşar. Ama insan gibi tüketici ve kıyıcı bir canlının yansıtmaya ve yansımalara ihtiyacı olduğunu söyleyebilirim.

Bu senin çevirin:“Yabanın bir sabrı vardır, yaşamın kendisi gibi inatçı, yorulmaz, ısrarcı bir sabır. Örümceği ağında, yılanı kıvrım kıvrım tetikte, panteri pusuda bitmez saatler boyu hareketsiz tutan işte bu sabırdır.”

Çevirenin ismini vermeyelim, bu da aynı bölümün Vahşetin Çağrısı adıyla basılanlarından biri: “Vahşetin, sonsuz saatler boyunca örümceği ağında, yılanı büklümlerinde, panteri pususunda tutan bir sabrı vardır. Yaşamın kendisi kadar azimli, yorulmak bilmeyen, inatçı olan bu sabır, özellikle canlı yiyeceğini avlarken yaşamda görülür.”

İki çeviri arasında dağlar kadar fark var zaten, ama bizi ilgilendiren kısmıyla, “vahşet” ya da “yaban” demek, görüldüğü üzere algıyı ne kadar değiştiriyor. Çevirmen olarak böyle bir gücün ya da sorumluluğunun olması ne hissettiriyor?

Genel olarak kötü hissettiriyor doğrusu. Yazara, metne, sözcüklere, okura ve elbette yayınevine karşı büyük bir sorumluluk taşıyor çevirmen. Ve bunu yapayalnız sırtlanmak zorunda. Bu uykusuz geceler, monologlarla geçen saatler ve genel bir tatminsizlik demek. Çevirmen işi ve işiyle ilgili endişeleri (tam da bu sorumluluğun katbekat arttırdığı endişeleri) tarafından her an kemiriliyor, tırmalanıyor.

Bu arada, not düşmek isterim: çeviride her zaman yorum farkı olur, olmalı. Alıntıladığın diğer çevirmen arkadaş da eminim büyük emek vermiş, London’ı özenle çevirmiştir.

Yabanın Çağrısı, Buck adlı bir köpeğin inanılmaz dokunaklı öyküsü. Kitabı çevirirken kedilerin vardı ama bir köpeğin yoktu. Şu an var; Lokum. Metni düşündüğünde, şu an daha farklı hisler uyandırıyor mu sende?

Çocukluğumdan bu yana her hayvana karşı inanılmaz bir duyarlılığım olmuştur. Dolayısıyla Lokum’u tanımadan önce de Buck için ağlıyordum, şimdi de ağlıyorum. Ama elbette Lokum gibi bir hanım kızla yaşamak, bir köpeğin iç dünyasına daha yakından bakmak işleri hayli değiştiriyor.

Bu arada, Lokum’dan önce Leydi ve Domdom adında iki köpek dostum daha olmuştu. Yabanın Çağrısı biraz da yüreğimde bıraktıkları izle çevrildi. Artık ikisi de bizimle değil ama yeri gelmişken anılarına selam olsun.

Yabanın Çağrısı neden okunmalı?

Yabanın duru güzelliğini ve insanın vahşetini daha iyi tanımak için.

turgay özçelik

Kültür Mafyası Editörü
turgay@kulturmafyasi.com
Paylaş