Yazan: Ali Can Eren

Kucağındaki mısır dolu kâseyi sehpaya bırakıp yerinden fırladı. Yıllardır yapması gereken ama ne olduğunu bir türlü kestiremediği o büyülü eksikliği keşfetmiş gibiydi. Odasına koştu. Hiç kullanmadığı defterlerden en kalınını seçti. Üzerindeki tozu üfleyerek atamadı, gömleğinin koluyla sildi. Biriken toz kültesini yere savuşturdu. İlk sayfayı geçti ve ikinci sayfaya büyük harflerle “GÜNLÜK” yazdı. Bir günlük tutmalıydı. O güne dek tutmadığı için ağza alınmayacak bir küfürle kendini muhatap etti. Nasıl olmuş da tam 29 yılı günlük tutmadan geçirebilmişti? Kim bilir neler olmuştu hayatında? Kim bilir neleri hatırlamıyordu? Neleri yanlış hatırlıyor, neleri saklıyordu? Kimlere âşık olmuştu? Kimlerden nefret etmişti? On yıl önce, bir ağustos akşamında ilk defa hangi erkek tarafından öpülmüştü? Babası onu neden dövmüştü? Ablası kim bilir neden kaçıp gitmişti evden?

Hayatında hiç olmadığı kadar boşlukta hissetti kendini. Sonunun kötü biteceği binlerce yıl öncesinden belli olan bir kayboluş masalının tam ortasındaydı. Belki de aklına hatıra olarak gelen şeylerin pek çoğu yaşanmamıştı bile. Şüphelerden oluşan bir geçmiş yavaş ama sert adımlarla, bedenini titrete titrete derinleşiyordu şimdi. Yağmurlu bir gecede dudağından öptüğü çocukla olan anısı belki de bir dalgınlık haliyle televizyon izlerken gördüğü bir dizi sahnesiydi, emin olamazdı. Günlük tutmamıştı. Terlemeye başladı. Belki de birlikte büyüdüğü köpeğiyle yaşadığını hatırladığı onca macera pazar sabahlarına ait bir Western filminden kalma sahnelerdi. Çakılı kalan hiçbir şey yoktu artık zihninde. Her şey kazıklarından kurtulmuş, bedenin sınırlarına çarpa çarpa ufalanıyordu.

“Bugün günlüğümün ilk sayfasını yazıyorum ama bir sorunum var. Bunu 29 yaşımda yapıyorum. Geçen yılları anlatmazsam bugünün bir anlamı olur mu, bilemiyorum.”

En küçük yaşlarından hatırlayabildiklerini düşündü. Nereden başlamalıydı? Bunca yılı anlatmak için nasıl bir giriş uygun olurdu, kestiremedi.

“Düşün, düşün, düşün… Sahi çenemi ne zaman yarmıştım ben? Ortaokul? Hmmm. Bisikletten düşüp omzumu ne zaman çıkarmıştım? Ortaokul olmalı. Daha eski bir şeyler bulmalıyım!”

“Hah,” diye bağırdı bir an. Çıkan sese şaşırmıştı. İlk tuttuğu balığı düşündü. Büyük ihtimalle altı yaşlarında olmalıydı. Balıkla çekilmiş bir fotoğrafı olduğuna emindi üstelik.

Yatağının altındaki kutudan bulup çıkarttığı fotoğrafta küçük bir kız çocuğu, uzunca bir olta ve bir balık vardı. Bunca yılı anlatmak için içine sinen bir hatıra değildi bu. Salona koştu. Örgü ören annesinin yanına attı kendini. Şişler böcek kıskaçları gibi bir birine sürttü.

“Anne, bu fotoğrafta kaç yaşındayım ben?”

“Ver bakayım şunu. Sanırım dokuz yaşındasın.”

“Altı değil mi?”

“Deli misin kızım sen, baksana şuna, eşek kadarsın!”

“İzmir mi burası?” dedi üzgün bir ses tonuyla.
Annesi onaylamıştı. “Yarı yarıya,” diye düşündü. Belli değildi. Ne yazacaktı? Bir insanın hayatından hatırladığı en erken şeyin dokuz yaşından olması anlaşılabilir bir şey değildi. Önceki yıllar nereye gitmişti? Kızdı, çok kızdı. Daha da kızdı. Neden bazı insanlar ondan önce günlük tutmayı akıl edebilmişlerdi? Neden pek çok insan, pek çok şeyi ondan önce fark edebilmişti?

Gerisingeri odasına gitti. Fotoğraf kutusunu yatağa boşalttı. Yüzlerce fotoğraf önüne aktı. Ağlamaya başladı. Daha küçük yaşında olduğu bir fotoğraf yoktu. Babasıyla çekilmiş bir fotoğraf buldu. Ablası da vardı üstelik. O anı hatırlamaya çalıştı. Hatırladıkça göğüs kafesinden bir acı bedenine yayıldı. Vücudunun her köşesinde küçük yaralar açıldı. O yaralardan acı ruhuna aktı. “Babam bizi neden döverdi?” diye düşündü. Ablası evden neden kaçmıştı ki? Baba neden ölmüş, abla bir daha dönmemişti? Neden anneyle baş başa bir hayata mahkûm edilmişti?

Belki de bir günlük tutma fikri iyi bir fikir değildi. Belki de unutulan, yanlış hatırlanan her şey orada, o karanlık ve engebeli zihin diyarında öylece kalmalıydı. Hatırlanmamalıydı.

Acı uykusunu getirdi, uyudu. Sabah uyandığında annesi yanı başındaydı. Dünden hatırladığı hiçbir şey yoktu. Annesi gülümsüyordu. “Dün bana bir fotoğrafını sordun, biliyor musun?” dedi. O da gülümsedi, hayır, bilmiyordu. Bir şeyler bilmediğini dahi yeni öğrenmişti. Anne yatağın altındaki fotoğraf kutusunu çıkardı. Bütün hayatını, öptüğü çocuğu, ablanın kaçışını, tuttuğu balığı en baştan anlattı.

Paylaş