“Çağımızın büyük şehirlerinde çocuklar artık sokaklarda oynayamıyor veya küçücük beton alanlara hapsediliyorlar. Bunun ne kadar acı bir durum olduğunun farkında mısınız?”

Özgür Balpınar‘ın bahsettiği acıyı tarif etmek ve bilebilmek için, neyin eksik olduğu bilgisine sahip olmak gerekir. Oysa çocuklar, hayatlarında eksik olan şeyi, doğayı, tanımadan, bu eksikliğin farkında olmadan büyüyorlar. Özgür Balpınar, Göğü Yere İndirelim ve Yeryüzünün Kalbi kitaplarında çocuklara, gençlere ve hatta yetişkinlere bu bilgiyi akıcı bir dille ve sürükleyici bir öyküyle aktarıyor. 

Kongo ve Türkiye arasındaki öğrenci değişim programına katılan iki çocuk, iki öykü ve iki kitap. Göğü Yere İndirelim ve Yeryüzünün Kalbi. En baştan bu ikili yapı belli miydi, yoksa Yeryüzünün Kalbi sonradan mı doğdu?

Özgür Balpınar: Göğü Yere İndirelim için bana ulaşan eleştirilerden biri, Türkiye’ye giden Kongolu çocuktan neredeyse hiç bahsetmememdi. Yalnızca birkaç satır yazılmıştı onun için. Halbuki bunu başka bir proje için, Yeryüzünün Kalbi için saklıyordum. İkisi birlikte tek bir kitap halinde olsaydı daha mı iyi olurdu, bilemiyorum. Mesela şimdi de Deniz ve Bamba’nın bir arada olacağı üçüncü bir kitabın olmasını bekliyorlar. Planlarım arasında üçüncü kitabı yazmak da var fakat dördüncü kitap olmayacak. Bunun yerine yeni hikâyeler gelecek.

Kongolu Bamba’ya babasının anlattığı, Bamba’nın da Yıldız ile paylaştığı sihirli masal, aynı şekilde Deniz’e de kendi babasının anlattığı diğer masal, ulaştığı kişilerin hayatını, daha doğrusu hayatı anlamlandırma biçimini dönüştürüyor. Sizin hayatınızın sihirli masalı nedir?

Böyle bir masalın var olmasını ve çocukluğumdan başlayarak hayatımı bütünüyle etkilemesini o kadar çok isterdim ki… Maalesef böyle bir şansa sahip olamadım. Çocukların kendilerini daha özgür, daha mutlu ve coşkulu hissetmesini sağlayacak renkli, ilgi uyandırıcı, güvenli ve şiddetten uzak ortamlara ihtiyacı var. ‘Şiddetten uzak’ ibaresiyle kastettiğim yalnızca aile içi veya okul içi şiddet değil. Korna seslerinden, kalabalığın gürültüsünden, haber bültenlerinden, gazetelerden, bir bakıma internetten, şiddet içeren oyunlardan ve oyuncaklardan olabildiğince uzak olmalı çocuklar. Hiçbir çocuk pekâlâ bunu kendiliğinden yapmaz; burada sorumluluk yine yetişkin bireylere düşüyor, hatta bahsini ettiğimiz bu ortamı sağlamaya yönelik yetki sahibi yetişkinlere daha çok iş düşüyor. Çocuklara çocukluklarını gerçekten yaşayabilecekleri ortamlar yaratabilirsek, her an birer sihirli masala dönüşür.

Türkiye’ye geldiğinde Bamba’yı hayrete düşüren ve üzen, şehirde yaşayan insanların alışageldiği şeyler… Doğa ile uyumlu bir yaşam ile doğaya egemen olan ve ondan uzaklaşan bir yaşam arasındaki çelişki. Kendi hayatınızda değiştirmeye çalıştığınız, ya da değiştirdiğiniz şeyler var mı?

Ben biraz geç kaldım. Kendimi betonlarla kaplı kocaman bir şehirde işyeri ve ev arasında mekik dokuyan biri olarak buldum. Fakat ümit var. İlk hedefim kısa vadede bu göbek bağını kesebilmek. Gerçekten zorlu bir süreç. Çünkü bu şehirde yaşamak başlı başına bir mücadele. Benim için gerçek değişim bu mücadeleyi kazandıktan sonra başlayacak. O zaman değişim olgusunun hakkını verebileceğimi düşünüyorum. Tabii telafi edemeyeceğimiz durumlar da var: Kendimizi paraladığımız bu yaşlarımız bir daha asla geri gelmeyecek. Ben hep şöyle düşüneceğim: Şu yaşımda çok çetin mücadeleler içindeydim, bu dönemde kendim olduğumu hissederek hiç gezemedim, hiç okuyamadım, hiç yazamadım, kimseye yardımcı olamadım, bunun yerine çok daha önemsiz konularla uğraşmak zorunda kaldım.

Her iki kitap da oldukça naif ama bir o kadar sağlam bir umut aşılıyor okura. Siz umutlu musunuz? Sizi umutlandıran şey/şeyler neler?

Umut hep vardır. Tıpkı gökyüzü gibi. Bulutlanır, hasta olmamıza neden olur, bazen bizi boğacak kadar kasvetli görünür fakat hep orada, başımızın üstünde durur. Ve yeryüzü gökyüzünün aynasıdır. Sokakta, vapurda, parkta ya da bir pencerede, bizde iyiliği ve güzelliği duyumsatacak bir şeyler yaşanır mutlaka.

Kitaplarımla alakalı aldığım mesajlar, yorumlar ve eleştiriler daha nitelikli eserler üretebilmem için beni umutlandıran bir başka şey. Benim umudum, küçük umutlarımı bir araya getirerek kendi hesabıma devasa bir umut yaratabilmek.

Umudu hatırlamak için gökyüzüne bakın.

Sizin cümlelerinizle, bu iki kitapta okurları bekleyen şey nedir? Göğü Yere İndirelim ve Yeryüzünün Kalbi neden okunmalı?

Ben eskiye özlem duyan biriyim. Eski filmler, eski diziler, musiki eserler, tarihini korumayı başarabilmiş mekânlar, eski arkadaşlıklar, mahalle kültürü hakkında içimde derin bir sızı var. Çünkü çoğunu kaybettik, her şeyi metalaştırdık ve en önemlisi bunun hiç mi hiç farkında değiliz.

Göğü Yere İndirelim ve Yeryüzünün Kalbi’nde özetle kaybettiğimiz değerleri, yaşadığımız dünyanın nereye gittiğini anlatmaya çalıştım. Çağımızın büyük şehirlerinde çocuklar artık sokaklarda oynayamıyor veya küçücük beton alanlara hapsediliyorlar. Bunun ne kadar acı bir durum olduğunun farkında mısınız? Eve hapsolan çocuklardan nasıl bir gelecek bekleyebiliriz? Çocukların sevincinden, coşkusundan yoksun bir sokaktan her birimiz kaçınılmaz olarak etkileniyoruz.

Sırada ne var?

Sırada çok şey var fakat hakkını verebilmek önemli. Bu kez yetişkinler için bir öykü kitabı hazırlıyorum, dosyayı tamamladım. Bunun dışında bir çocuk kitabı ve iki gençlik kitabı üzerine çalışıyorum.

Son olarak sizin besleyen, okur ve yazar olarak geliştiren yazar ve metinlere değinelim mi? Aklınıza ilk gelen yazar ve kitaplara dair birkaç yorum alabilir miyiz?

Çocukluğumdan başlayacak olursak, ilkokulda Robinson Crusoe’dan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. O dönemde benzeri macera kitapları okudum. Jules Verne’le o dönemde tanışmamış, tanıştırılmamış olmam çok yazık. Sonraki dönemde Harry Potter serisi geliyor, ilk dört kitabı da diyebiliriz çünkü son üç kitap çıktığında kendimi artık bir yetişkin olarak görüyor ve onları okumayı reddediyordum. Ergenlik işte. Ortaokulun son yılında Sait Faik’in Semaver’ini ve Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu okuyup çok etkilenmiştim. Hatta bu dönemde sonu hüzünlü biten kısa hikâyeler yazıp Türkçe öğretmenime okutuyordum. Lise, okuma anlamında kayıp bir dönemdi benim için. Yaşar Kemal’le, Kemal Bilbaşar’la, Oğuz Atay’la, Sabahattin Ali’yle, Kundera’yla, Marquez’le, Camus’yle, Sartre’la, Nietzsche’yle ve daha birçoklarıyla üniversitede tanıştım.

Şu sıralar Feo ve Kurt’u okuyorum. Ve yazı çalışmalarım için sıklıkla kısa metinler, makaleler, araştırma yazıları üzerinde yoğunlaşıyorum.

Paylaş