“… yoksul, yorgun kelimelerle yarım yamalak bir sohbet.”

Konuşulması gereken konuya teğet geçen, ama konunun basıncıyla ağırlaşan, tatsız, gerilim yüklü. İlla ki anlatılacak; anlatmalı. Bu yükten kurtulmalı; bu korkudan…

“Sanıklar en çok gizlediklerinden, gizledikleri şeyin ortaya çıkmasından, bir yalanı binlerce küçük saldırıya karşı savunmak zorunda kaldıklarından dolayı acı çekerler.”

Sadece sohbetler değil, hayatın tamamı yarım yamalak. Her iş eksik, her saniye fazla. Korkunun ele geçiremediği bir an, giremediği bir yer yok. Huzur, itirafta!..

“… tokluk da en az açlık kadar baştan çıkarıcıdır.”

İnsanın gereksinimlerinin, taleplerinin, tüketiminin bir sınırı yok. Hiçbir zaman “yeterli” değildir, her zaman eksiktir. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan biri, her şeyini riske atarak o “hiç”in peşine düşebilir.

Stefan Zweig, Korku‘da, suçluluk hissinin etkisiyle adeta bir karabasanın içerisinde hapsolmuş, yaptığı yanlışın ortaya çıkabileceği korkusuyla, hiçbir eksiği olmayan hayatı bir anda dev bir boşluğa dönen bir burjuva kadınının psikolojisini incelikle okuyucuya aktarıyor. Öyle ki, bu derinlikli tahlil, romanı biraz ütopik, gerçek dışı bir kategoriye itiyor günümüz okurunun gözünde. Çünkü suçluluk hissini ele alış şekli, bunun steril, hiçbir başka etkiye maruz kalmamış, temiz, vicdanlı bir kişide ancak görülebileceğine ve günümüzde böylesi bir adalet algısına sahip birinin pek bulunamayacağına işaret ediyor.

Kuşkusuz, bu işaret, kitabın sahiciliğini ufacık dahi olsa etkilemiyor. Tam tersi, Zweig’in dolaysız anlatımı; gereksiz detaylara boğmadan, olması gerektiği anda okuru etkisi altına alan güçlü dili, kitabın sayfalarındaki o korkuyu nefesinizi kesebilecek kadar içten hissedebilmenizi sağlıyor.

“İçinde bir şeyler büyüyordu, yeni bir güç, yaşamak ve ölmek için yeni bir güç.”

Öyküde gerilimin kaynağı, Irene’in kocasını aldatmasının ortaya çıkma ihtimali olsa da, bu ihtimali Irene için bu kadar korkunç kılan şey, o güvenlikli, eksiksiz, huzurlu hayatının yitip gitme olasılığı. Haneke filmlerinden biliriz, dışarıdan bakıldığında mükemmel görünen burjuvazi hayatı, öyle kırılgan ve sahici olmayan bir bütünlüğe sahiptir ki, dışarıdan gelebilecek en ufak bir müdahale onu paramparça edebilir. Burada aşk söz konusu değildir. Irene ne sevgilisi, ne de kocası için böyle bir tutkuyla hareket eder. Sevgilisine yönelmesi bir sergüzeşt için, kocasının öğrenmesinden korkması da bir faciadan çekindiği içindir.

“Fakat kapının hemen dışında, üzerine atlamak için sabırsızlanan korku bekliyordu yalnızca ve bu korku yüreğini öyle bir sıkıştırıyordu ki o birkaç basamağı inerken adeta soluksuz kalıyordu.”

Bazı sanat eserleri için “ders gibi” denilir ya; Korku, olay örgüsünde farklı katmanlar açmadan, hikayeyi farklı yönlere çekip okuru yormadan, basit bir aldatma öyküsü tüyler ürpertici bir psikolojik gerilime nasıl dönüştürülebilir; sayfalarca betimleme yapmadan, birkaç cümleyle kahramanın sıkıntısına okur nasıl ortak edilebilir, bunun için eşsiz bir örnek.

 


Korku‘nun mizanpajı ve kapak tasarımı fazlasıyla şık. Kırmızı Kedi’nin klasik serisindeki bu kapak tarzını zaten çok başarılı buluyorum. Korku‘daki renk ve görsel seçimi de harika olmuş. Kaliteli, kitabı okuma isteğini körükleyen ve estetik. Mizanpajı da yine aynı şekilde rahat okutuyor, yormuyor ve çok şık görünüyor. Gülperi Sert’in çevirilerini daha önce de okumuştum; Korku‘da da aksamayan, okuru rahatsız etmeyen ve hatasız bir dil var. Hem çevirmen, hem de editör Volkan Atmaca iyi bir iş çıkarmış.

 

 

 

turgay özçelik

Kültür Mafyası Editörü
turgay@kulturmafyasi.com
Paylaş