“O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını severek ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir (…) Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu.”

Rosa Luxemburg gibi hem siyasetçi ve düşünür kimliğiyle tarihe mal olmuş hem de bir dizi kişisel tutkuya ve hayatla alabildiğine zengin ve çok yönlü bir ilişkiye sahip bir karakterin yaşam öyküsünü anlatırken, iki boyuttan birine fazlaca çubuğu bükmek pekâlâ mümkün. Luxemburg’un toplu eserlerini ve mektuplarını yayına hazırlamasıyla tanınan, aynı zamanda Margaret von Trotta’nın “Rosa Luxemburg” filmlerine de danışmanlık yapmış olan Annelies Laschitza’nın kaleme aldığı çalışma, sadece yeni arşiv belgeleriyle zenginleşen en kapsamlı Luxemburg biyografisi olmakla kalmıyor; bu açıdan da son derece doyurucu bir Rosa resmi sunuyor. “Bütün dertleri tokların vicdanına yüklemek istiyorum” diyen bir devrimcinin, doktor unvanlı bir iktisatçının, bir botanik, resim, müzik ve edebiyat âşığının, bir yazar ve militanın tutku ve direniş dolu yaşam öyküsünü anlatıyor.

Polonyalı bir Yahudi ailesinden gelen Rosa Luxemburg, bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı ertesi Almanya’yı sarsan devrimci ayaklanmanın önde gelen figürlerinden biriydi. Polonya sosyal demokrasisindeki ulusalcı eğilimlere, Almanya sosyal demokrasisi içindeki sosyal reformizme karşı tavizsiz mücadelesiyle öne çıktı. Birinci Dünya Savaşı’ndaki II. Enternasyonal ihanetine ve “vatan savunması” yalanlarına karşı, işçi sınıfını emperyalist savaşa karşı örgütlemeye çalıştı. Bolşevik Devrimi’ni büyük bir coşkuyla karşıladı; parti-kitle ilişkisi, sosyalist demokrasi gibi konularda Bolşevikleri eleştirdi. Ardında yüzlerce makale, onlarca kitap ve broşür, iktisat teorisinden ulusların kendi kaderini tayin hakkı sorununa kadar pek çok önemli teorik/politik tartışma ve zaman zaman karşıtlarını çileden çıkartan sert polemikler bıraktı.

rosa_luxemburg


Rosa Luxemburg – Her Şeye Rağmen, Tutkuyla Yaşamak, Annelies Laschitza, Çeviren Levent Bakaç, Ekim 2010, 532 sayfa


Satın Al

Öte yandan bu coşkusu sadece siyasal ve teorik tartışmalara değil, tüm zenginliğiyle yaşamın bizzat kendisine yönelmişti: “Doğanın türlü türlü ve gizemli yapıları ve renkli detay zenginliği Rosa Luxemburg’u mutlu ediyordu. Tüm duyuları yeni tutkusu için harekete geçmişti. Hiçbir çayır, kır veya ormandan yeni bir keşif yapmadan, eve götürmek üzere ot, çiçek veya dallar toplamadan dönmüyordu. Geniş bir bitki coğrafyasında incelemeler yapıyor ve koleksiyon coşkusunu çevresine de aktarıyordu; aynı zamanda resim yapmaktan da hoşlanan, evdeki yardımcısı Gertrud Zlottko’ya bile.”

Fakat siyasi tartışmalardaki tüm tavizsizliğine, iddialılığına ve gücüne, yaşamla kurduğu bu çok yönlü ilişkiye rağmen zaman zaman içine düştüğü zayıflık ve çaresizlik duygusunu da kayda geçirecek kadar derin bir içgörüye sahip Rosa –kuşkusuz günün sonunda mücadeleye ve yaşama duyduğu güçlü bağı bir kez daha kurmak koşuluyla. Kitapta Rosa’nın bu dirimsel coşkusuna, direnme ve mücadele gücüne tanıklık eden sayısız mektubuna yer veriliyor. Onu bir sayfada Alman sosyal demokrasisi içinde eleştiri oklarından en çekinilen kalemlerden birine, diğer bir sayfada kaskatı bir yabanarısına dönüşmüş bulmak mümkün:

“Zorlukla kurabildiğim güzel dengenin tam orta yerinde dün akşam yatmadan önce, yine geceden çok daha karanlık olan bir çaresizliğe kapıldım. Bugün de gri bir gün, güneş yerine soğuk doğu rüzgârları hâkim… Kendimi donmuş bir yabanarısı gibi hissediyorum; hiç sonbaharın ilk soğuk sabahlarında ölü gibi kaskatı, incecik bacaklarını içine çekmiş ve kürkü kırağıyla kaplanmış bir şekilde çimenin üstünde sırtüstü yatan bir yabanarısı gördünüz mü? […] Bu gibi durumlarda yaptığım ilk iş dizlerimin üstüne çökmek ve yabanarısını ağzımın sıcak soluğuyla hayata döndürmek olurdu. Keşke güneş de benim gibi bir zavallıyı ölüm soğukluğundan hayata döndürebilse! Bu arada içimdeki şeytanlara Luther gibi mürekkep hokkasıyla karşı koyuyorum.”

Levent Bakaç’ın akıcı bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı bu çalışmada, bir yandan dünya ve devrim tarihinin bu gelgitli dönemine Rosa’nın penceresinden tanıklık ederken, aynı zamanda onun edebiyata, botaniğe, resme, müziğe derin ilgisi ve yeteneğiyle de tanışıyoruz. Bu kitapta karşımızda “hayat piyanosunda bütün parmaklarını kullanmak” isteyen bir devrimciyi buluyoruz. Kısacası Laschitza, Önsöz’de belirttiği hedefine ulaşmış görünüyor:

“Burada sunulan yeni yaşam öyküsü, Luxemburg biyografisindeki tek yönlülükleri aşmayı amaçlıyor. Başlıca hedefim, kapsamlı arşiv çalışmaları, yayınlanmış kaynaklar ve yeni araştırma sonuçları temelinde, Rosa Luxemburg’un gelişimini gerçeğe uygun şekilde ve geniş açıdan göstermek. Elinizdeki biyografi, Rosa Luxemburg’un hayatındaki çeşitli durakları takip ediyor ve kişiliğinin, teorik çalışmalarının ve politik ve pedagojik faaliyetlerinin birliğini gözler önüne sermek istiyor. Girdiği çatışmaların ve başarı ve yenilgilerinin nedenlerini açıklamak üzere, arkadaşları ve karşıtlarının kişisel ve politik zihin dünyasına da ışık tutuluyor.”

 

*Bu yazı daha önce Birgün Kitap’ta yayımlanmıştır.

Paylaş