Bavulun fermuarını kapatmaya çalışırken hisseti, elmacık kemiğinin üzerinden aşan ve hızla aşağıya doğru inerken, sakallarına takılan ilk gözyaşı damlasını. Gidiyor olmak değildi onu asıl hüzünlendiren şey. Kendi kararıydı bu ve son dört senedir bu kararı vermek için uğraşıyordu. Onu asıl hüzünlendiren, bu kentteki on beş yılını, hatta tüm yaşamını iki bavula sığdırabilmiş olmasıydı. Bundan tam on beş yıl önce, yaklaşık yirmi saatlik bir otobüs yolculuğuyla, sonbaharda geldiği bu şehirden, ilkbaharda, kaçarcasına gidiyordu şimdi. Ne hissettiğini anlamamıştı gelirken. Korku, heyecan, umut ve özlemi bir arada yaşıyordu. Ama şüphesiz en baskınları korkuydu. İlk defa ayrılıyordu ailesinden, sadece televizyonda gördüğü bir şehre okumak için gidiyordu. Bir bavul, bir sırt çantası ve annesinin hazırladığı azık torbası vardı yanında. Bir de teyzesinin örüp boynuna astığı para cüzdanı. Babası terminalde sıkı sıkı tembihlemişti; tanımadığı insanlarla konuşmayacak ve yatarken dahi boynundan çıkarmayacaktı cüzdanını. Tedbir amaçlı bu iki uyarı bile korkması için yeterliydi aslında.

Bavullarını arabasına yerleştirirken bagajda bulduğu İstanbul haritasını yırtıp attı hiç düşünmeden. Üzerinde Kız Kulesi’nin bir fotoğrafı vardı. Evvelki akşam uğrayıp vedalaştığı Kız Kulesi’ne ilişkin hiçbir hatıra istemiyordu yeni yaşantısında. Hafta başında da diğer iki kuleyle vedalaşmıştı zaten. Mezun olduğu okula gitmiş, güç bela girmişti içeriye. Son kez dokunmuştu, ucu gökyüzüne çevrilmiş bir topa benzeyen Beyazıt Kulesi’ne. Ardından atlayıp bir taksiye, rakı içmeye gitmişti Galata Kulesi’nin gölgesinde. İstanbul’un en sevdiği yerleriydi buralar, çok muhabbet etmişliği vardı bu kulelerle. Beyazıt Kulesi’yle birlikte marşlar söylerdi üniversitedeyken. Okul bittikten sonra Kız Kulesi olmuştu en iyi arkadaşı. Ne zaman bunalsa gittiği Üsküdar sahilinde, hava koşulları nasıl olursa olsun Kız Kulesi eşlik ederdi ona. Galata Kulesi’yle geç tanışmasına rağmen, son dönemdeki en yakın sırdaşıydı. Hatta gidiş kararını ilk onunla paylaşmıştı, anason kokulu bir İstanbul akşamında.

İki aşamanın kendisini çok zorlayacağını düşünüyordu. Birisi iş yerine istifasını vermek, diğeri de geldiği topraklara dönmek için arabasıyla Boğaziçi Köprüsü’nden geçmekti. İstifa dilekçesini verdiğinde daha iyi bir iş bulduğu yalanını söylemiş, yıllardır ağabey-kardeş gibi çalıştıkları yöneticisi de bunun üzerine, insan kaynaklarıyla olan tüm prosedürü kendisi halletmişti. Yani ilk aşamayı çok zorlanmadan geçmişti. Bu durum onu daha da cesaretlendirmiş, güç de olsa verdiği kararın doğruluğuna olan inancını kuvvetlendirmişti.

Arabasına binip son bir kez baktı boşalttığı dairesine. Daha evi boşaltmadan cama yapıştırmıştı ev sahibi “kiralık” yazısını. Çok fazla mesaiye kaldığı için, Avrupa yakasına, iş yerine yakın bir eve taşınmıştı ve bu zorunluluk yüzünden bir türlü sevememişti yeni evini. Arabayı çalıştırıp kendinden emin ilerlemeye başladı boş sokaklarda. Arkasına bakmamak için dikiz aynasını göremeyeceği bir konuma getirdi. Gözleri dolu doluydu, ama henüz ağlamaya başlamamıştı. Derin derin nefes alıp iç geçiriyordu sadece.

Boğaz Köprüsü’ne geldiğinde arabayla en sağ şeride geçip biraz yavaşladı. Arabanın teybini açtı, son günlerde binlerce kez dinlediği şarkıyı son kez köprüden geçerken dinleyeceğine dair kendine söz vermişti. Usulca başladı şarkı:

“Ardımda bırakıp

Gül çağrısını

Ayrılık anı bu sisli şarkıyı

Irmaklar gibi akıp uzun uzun

Terk ediyorum bu kenti

Ah ölüler gibi” Kazım şarkının ilk bölümünü bitirdiğinde, o da son kez başıyla selamladı, üç sadık dostunu, Beyazıt, Galata ve Kız Kulesi’ni…

engin karabacak

Kültür Mafyası Editörü
engin@kulturmafyasi.com
engin karabacak
Paylaş