Unutulmaz yazar Stefan Zweig‘in yine unutulmayacak bir biyografisi: İmkansız Sürgün – Stefan Zweig Dünyanın Sonunda. Müthiş bir edebi dille Stefan Zweig’in hayatını bizlerle buluşturan George Prochnik‘in İmkansız Sürgün’ü YKY etiketiyle raflarda yerini aldı.

“Biyografik imgelemin ve empatinin olağanüstü bir çalışması” olarak adlandırılan İmkansız Sürgün’de, anlaşılması güç bir yazar olan Stefan Zweig’in yaşamını lezzetli bir anlatım ile okuma fırsatı bulacaksınız.

“Stefan Zweig’ın sürgününü hassas, duygusal açıdan şaşmaz ve fevkalâde çağdaş üslupla kaleme alan George Prochnik, bu konuda okuduğum diğer tüm yazarlardan daha başarılı biçimde, savaş döneminde yurdundan edilmenin acı dolu entelektüel ve ruhsal bedelini aktarıyor. Öznesinin dokunaklı ve şaşırtıcı arayışının –savaş öncesi Viyanası’ndan New York’un taşrasına, 1939 Dünya Fuarı’ndan nihayetinde Zweig’ın yaşamına son verdiği Brezilya’daki ücra köye kadar– dikkatlice izini sürerek, Avrupa’nın en büyük edebi şöhretlerden birinin Goebbels’in ‘gidecek olan leşler’ diye aşağıladığı umutsuz, kültürden yoksun sürgünlerden birine dönüşmesini canlandırıyor. Çoğumuz için hayal edemeyeceğimiz türden bir yenilginin içyüzünü kavramak adına yazarın kendi ailesinin savaş dönemine ait geçmişine başvurması ise bu kitabın kayda değer yönlerinden sadece biri.” Daniel Mendelsohn

“İmkânsız Sürgün, parlak bir biyografik meditasyon. Prochnik’in üslubu hem düşünceli hem hızlı; bir beatnik dehanın risksever ateşliliğiyle Walter Benjamin’in görkemli tekinsizliğini birleştiriyor. Bitmek bilmeyen, hüzünlü gezerliğin ustaca hikâyesinin altında yatan dokunaklı ve bilgece duyguya hayran kaldım.” Wayne Koestenbaum

580e5209-7f99-42af-a047-2bbd7582a0c1


İmkansız Sürgün – Stefan Zweig Dünyanın Sonunda, George Prochnik, Çeviren Yeşim Seber, YKY, Nisan 2016, 376 sayfa


Satın Al

Kitaptan tadımlık bir bölüm:

1941 Kasımında bir sabahın geç vakitlerinde, dünyanın önde gelen edebi şöhretlerinden biri olan ve kendini Sigmund Freud, Albert Einstein, Thomas Mann, Herman Hesse ve Arturo Toscanini gibi şahsiyetlerin dostu addeden varlıklı hümanist; eflatun mürekkeple yazan ve ender hallerde yanına frakını almadan yolculuk eden, altmışıncı yaş gününün arifesindeki Viyanalı dünya vatandaşı Stefan Zweig, eşi Lotte’nin demir karyolasının yanındaki dar, siyah bir karyolada uyandı, bir bardakta duran takma dişlerini çıkardı ve üzerine buruş buruş bir pantolonla gömlek geçirdi. Aşağıdaki taşların üzerinden nal sesleri eşliğinde yük hayvanları geçiyordu. Kuşlar, ağaçtan tentenin içinde tiz çığlıklar atarken börtü-böcekler teninde dolaşıyordu.

Günün ilk sigarasını yakarak küflü, ufak sayfiye evlerinin kapısından çıktı; her yanını ortancalar bürümüş dik merdivenlerden aşağı indi ve yolun karşısındaki Café Elegante’ye girdi. Orada, esmer tenli katır sürücülerinin arasında oturup yarım peni karşılığında ağız tadıyla enfes bir kahve içti ve sempatik mal sahibiyle Portekizce pratiği yaptı. Bu hiç kolay değildi – sürekli İspanyolcası araya girip duruyordu. Daha sonra tekrar merdivenlerden yukarı çıktı ve kendi oturma odası olarak kullandığı üstü kapalı taraçada birkaç saat çalışmak üzere işinin başına oturdu. Gözleri ikide birde parçalı palmiye yapraklarından oluşan zümrüt yeşili yelpazelerin üzerinden Serro do Mar dağlarının şahane manzarasına kayıyordu. Kendisinden yirmi yedi yaş küçük ve bir zamanlar sekreterliğini yapmış olan Lotte yakınında çalışıyor, onun, kralların oyunu satranç hakkında yazmakta olduğu bir kısa öykünün elyazması müsveddesinin üzerinde düzeltmeler yapıyordu. İçerdeyse hizmetçi kadın dumanı tüten odun sobasıyla cebelleşiyordu.

Oldukça ilkel bir öğle yemeğinin –tavuk, pilav ve fasulye temel gıdalardı– ardından Stefan ile Lotte ustaların satranç oyunlarının bulunduğu kitaptaki bir müsabakayı başından sonuna kadar oynadılar. Oyunun ardından Rio’nun tepelerindeki, huzur bulmaya geldikleri Petrópolis kasabasının anacaddelerinden uzaklaşıp, onları kırçiçekleriyle ve küçük derelerle dolu göz alıcı bir ormana götüren eski bir yola girerek uzun bir yürüyüş yaptılar. Ve sonra biraz daha çalışmak için sayfiye evine döndüler. Yazışmalar yapıldı. Zweig’ın mahzende bulduğu tozlu bir Montaigne’den notlar alındı. (“O halde bugün itibariyle dünya paramparça olmuş, bir harp meydanına dönmüşken, vahşetin ilahlaştırılmasına karşı savaş açılmıştır” diye yazdı: “Bu gibi dönemlerde hayatta insanın karşısındaki problemler bütünleşip tek bir probleme indirgenir: Acaba nasıl özgür kalabilirim?”) Ve sonra uyundu. Ve bu böyle devam etti. Günler boyu, haftalar boyu.

Gelgelelim o gün, içinde bulunduğu durumun büsbütün inandırıcılıktan uzak oluşu ona iyice fazla gelmişti. Lotte’nin ailesine yazdığı bir mektupta kaleminden şaşkınlık sözcükleri dökülü- yordu: “Altmışıncı yaşımda Brezilya’nın küçük bir köyünde oturup, yalınayak siyahi bir genç kızdan hizmet alacağım ve önceleri hayatım olan her şeyden, kitaplardan, konserlerden, dostlardan, sohbetlerden kilometrelerce uzakta olacağım hiç aklıma gelmezdi.” Zweig, Avusturya’da ardında bıraktığı tüm mala-mülke, ailenin Çekoslovakya’da bulunan tekstil işindeki hissesine, 1934’te ilk kez sürgüne gittikten sonra üs olarak kullandığı İngiltere’ye getirmeyi başardığı eşyalarının geri kalanına yitip gitmiş gözüyle bakıyordu. Tutkulu bir biriktirme faaliyetiyle geçirilmiş bir ömür boyunca toplamış olduğu elyazmalarından ve partisyonlardan oluşan muhteşem koleksiyon dünyanın dört bir yanına dağılmış vaziyetteydi. Londra’daki baldızına tekrar tekrar söylüyordu: “İvedilikle yerine getirilmesini istediğim arzum, bütün giysileri, iç çamaşırları, çarşafları, paltoları ve orada neyimiz var neyimiz yoksa hepsini kullanmandır… Bana sadece iyilik etmiş olacaksın ve bu fikrin, kendimi çok daha iyi hissetmemi sağladığını anlayacaksın. Böylece bir daha hiç görmeyeceğim şeyler için daha az pişmanlık duyacağım.”

Paylaş