Yoğun sarsıntılar döneminde – yoğun dehşet sarsıntıları, yoğun umutsuzluk sarsıntıları, yoğun mutluluk sarsıntıları, yoğun heyecanlar ve coşkular – insanın metinlerle kurduğu ilişki de değişiyor. Kimi metinler okunmaz oluyor, bunlar genellikle sarsıntıyı bir soğukluk ve katılık içinde soğurmaya çalışan metinler – atın şimdilik onları bir kenara. Kimi metinlerse şaşırtıcı şekilde kavrıyor, umulmadık bir yakınlık sunuyor. Her satırla örülen bir ağ kuruyor okurla arasında – metni kapattıktan sonra da üstünde cambazlık yapabileceğiniz bir ağ. Sağlam. İçte yankılanacak kadar yakın. Kimi avutucu, kimi mutluluğu pekiştirici.

1415040856952643

Böyle özetleyebilirim Murakami’yle tanışma hikâyemi. Okumamıştım. Beklemiştim. İyi ki beklemişim. İyi ki beklemişim uçtan uca savrulduğum, kimi gün ülkenin tüm karanlığı altında ezildiğim kimi gün ise neşenin bulutlarında süzüldüğüm şu günleri. İyi ki beklemişim bu yoğun sarsıntılar dönemini.

Mükemmel zaman bu olsa gerek. Tam da mükemmel olmadığı için.

“Yine de sıradan bir genelleme yapacak olursam, mükemmel olmayan yaşamlarımızda boşa harcanmış zamanların da yeri önemli değil midir? Eğer bu mükemmel olmayan yaşamlarımızdan tüm bu boşa harcanmışlıkları çıkaracak olursak, yaşamlarımız mükemmel olmama özelliğini bile yitiriverir.”

Birbirinden hayli farklı ama bir başka dünyada kopmaz bağlarla bağlı üç kişinin öyküsü Sputnik Sevgilim. Yazamayan bir yazar adayı Sumire, aşktan koparılmış bir âşık; kayboldu kaybolacak şu dünyada gölgeleri arasında. Myu avucuna aldığı yaşama bağlı sıkıca oysa yabancı bu dünyaya; bölünmüş, kırılmış ve yarım kalmış. Onun da bir yanı gölgelerin arasında. Anlatıcı ise sağlam basıyor bu yaşamın alışıldık topraklarına. Dingin, tutarlı, yapayalnız… İzliyor onları da kendini de uzaktan – yoksa nasıl anlatırdı bunları, değil mi ya?

Yazamaz Sumire; benliği tamamlanmamıştır henüz. Çökmeye yakındır hep, tutkunun parçalayıcı yanıyla tanışmamıştır çünkü. Kırılmamıştır henüz, henüz yüreğini ellerinin arasında kanar bulmamıştır. Yazamaz elbette. Korkar.

sputnik_sevgilim_o


Sputnik Sevgilim, Haruki Murakami, Çeviren Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap, 2016, 224 sayfa


“Bir tehlike olduğunu ben de biliyorum. Nasıl ifade edebilirim acaba? Bazen çok daralıyorum. Sanki bütün yapı darmadağın olmuş. Çekim gücüyle artık bağın kalmamış, uzayın kapkara boşluğunda tek başına savruluyormuşsun gibi bir duygu. Hangi yöne gittiğimi bile bilmiyormuşum gibi.”

Ama sonra aşk. Satırlara özgürlük kazandıran, insanı olduğu yere gömen aşk… Parçalayıcı tutku, ilk çöküş, onarılmaz kırık; eller ve sözcükler kan içinde.

“O zaman anladım; biz harika yol arkadaşlarıydık, ancak, sonunda her birimiz kendi rotasında gidecek yalnız bir metal kütlesinden başka bir şey değildik. Uzaktan bakınca kayan yıldızlar kadar güzel görünüyorduk. Gerçekte ise, tek başımıza uzaya hapsolmuş, hiçbir yere gidemeyen tutsaklar gibiydik. Ancak iki uydunun yörüngeleri tesadüfen kesişince bir araya gelebiliyorduk. Hatta birbirimize duygularımızı bile açabilirdik. Sadece bir anlığına. Hemen sonraki an ise mutlak bir tek başınalığa doğru savrulacaktık. Günün birinde yanıp yok oluncaya dek.”

Öte yanda Myu. Başarılı, güçlü, katı bir kadın. Benliğinin bir kısmı kayıp. Nerede ne zaman yitirdiğini biliyor; nasıl geri alacağını bilmiyor. Saçlarını siyaha boyuyor, gecenin karasına – zifir gibi. Ruhundan kalanı bir gecede kaplamış oysa bezgin ak teller.

“İsviçre’deki o küçük şehirdeki dönme dolabın kabininde, ben dediğim insan, her nasılsa, kaçınılmaz bir şekilde iki kişiye bölündü. Ya da bu bir değiş tokuştu. Ne var ki, benden bir şey alınıp götürülmüş değildi. Benden alınan, diğer taraftaki kendimdeydi çünkü. Buna eminim. İki tarafı sadece bir ayna ayırıyor. Ama o cam sınırı bir türlü aşamıyorum. Asla.”

Sumire ve Myu’da bedene bürünen bu mutsuz, bu çıkışsız aşkı çevreleyen bir aşk daha var elbette. Herkesin bildiği, kimsenin dillendirmediği, ıssıza itilmiş aşklardan. Fedakârlıkla güçlenmiş, güçlendikçe kemikleri içine batar olmuş aşklardan. Yalnızlaştıran o karasevdalardan…

 “Ama orada hissettiğim şey, hiçbir şeye benzemeyen bir yalnızlıktı. Bunu fark ettiğim anda, beni çevreleyen dünyadan birkaç renk daha sonsuza dek silinip gidiverdi. Bu boşluk duygusunun enkazı içinden, yıkık dökük dağın tepesinden, kendi yaşamımı çok ilerisine kadar görebildim. Çocukluğumda bilimkurgu çizgi romanlarında gördüğüm, insansız gezegenlerdeki ıssız manzaraya benziyordu. Orada hiçbir yaşam belirtisi yoktu.”

İşte bu iki kırık aşk, birbirinden ayrıyken yaşam belirtisi göstermeyen bu üç kendine tutsak insan bir dokunur diğerine, bir kopar ötekinden. Öyküleri gibi kişilikleri de iç içedir. İki dünyaya bölünmüştür üç kişi, tek bir dünyada buluşmayı denedikçe sarsılırlar, daha da ayrı düşerler gölgelerin karanlığında. Temasları bir kıvılcım yaratır, neşelerini dağlayıp söner hemen o minik umut da.

laika_by_nelsoncosentino-d6jxxq0

“Her insanın, hayatının özel bir zamanında elde etme şansına sahip olduğu birtakım özel şeyler vardır. Bunlar, küçük birer kıvılcım gibidirler. Dikkatli ve şanslı olanlar, bunları özenle korur, büyütür, meşale olarak kullanır. Ancak bir kez kaybedince o kıvılcım bir daha geri gelmez.”

Eksiltirler birbirlerini; birer gölgeye dönüşürler yakınlaşmaya çalışıp başaramadıkça. Benliklerini bir diğeriyle tamamlamak istedikçe azalırlar.

Boş kabuk; onu gördüğümde aklıma ilk gelen sözcükler bunlar olmuştu. (…) Geriye kalan, birinci derecede önemli anlam ise varlık değil, yokluktu. Yaşamın sıcaklığı değil, belleğin suskunluğuydu.”

Geriye ne kalır? Belki ufak bir umut… Aşkın birleştirici gücüne duyulan titrek bir inanç… Belki de gölgeler arasına saklı yitik yaşamların kabukları… Ve kabulleniş. Yalnızca bu.

“Parmaklarımı açıp avuçlarıma baktım. Kan lekesi görmeyi bekledim. Yoktu. Kan kokusu da yoktu, bir kasılma da. Kan muhtemelen sessizce içeri doğru sızıp gitmişti.”

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş