Kadın cinayetlerinin ardı arkası kesilmiyor. Altı ayda tam 130 kadın öldürüldü. Üstelik “sevdik”leri ya da “seven” erkeklerce! Peki bu artışın nedeni ne? Yanıtı zor, çünkü konuyu sosyal, ekonomik, kültürel, dinsel her yönden ele almak gerekiyor. Şimdilik elde olanları, Doç. Dr. Alev Özkazanç yorumluyor.

Muhtemelen adlarını çoktan unuttunuz, cinayetlerin yaşandığı şehirleri de. Bu ülkede günde üç kadının öldürüldüğünü düşünürsek, siz de haklısınız… Yine de bazıları öyle vahşice öldürüldü ki, aklınıza kazınmıştır belki. Ne bileyim, mesela Antalya’da kafası koli bandıyla sarılı, boynuna urgan dolanmış, elleri arkasından bağlı kadın cesedini hatırlıyorsunuzdur ya da Konya’da dört gün aç, susuz eve kapatılıp işkence edilen, sonra bir otobüs durağına bırakılan, 45 gün hayat savaşı verdikten sonra ölen Meral Tahta’yı ya Rize’de eşinden ayrılmak istediği için kardeşi tarafından beş mermiyle öldürülen sekiz aylık hamile Nesrin Suiçmez’i… Buraya sığmayacak kadar çoklar, hepsi kadınlar, “seven”leri ya da “sevdik”lerince öldürüldüler. Öldürülüyorlar. Kadın cinayetleri kıyıma dönüştü. Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırmaları ve Uygulama Merkezi öğretim üyesi Doç. Dr. Alev Özkazanç anlatıyor.

Her gün en az bir kadın cinayeti haberi görüyoruz. Üstelik bunlar “görünebilen”ler. Kadın “intihar”ları da cabası… Peki kadın cinayetleri gerçekten arttı mı, farkındalığımız arttığı için mi sık duyuyoruz?

Kadına yönelik erkek şiddetinin, özellikle de cinayetle sonuçlanan şiddetin son on yılda inanılmaz arttığı bir gerçek. Bu artık bir katliam görünümü sergilemeye başladı. Kadınlara karşı adı konulmamış bir savaş cereyan ediyor ve bence bu savaş Türkiye’nin en yakıcı siyasi sorunu. Nedenleri ve çözüm yolları konusunda çok düşünmeye ve tartışmaya ihtiyacımız var.

Cinayet nedenleri, sakız çiğnemekten tuzsuz yemek yapmaya kadar varıyor. Öyle “su”dan sebepler ki, artık erkek iktidarı kendini daha mı çok tehlikede hissediyor?

Nedenleri çok boyutlu ele almalıyız. Öncelikle şunu söylemeliyim; eril şiddet, asıl olarak kadınla erkek arasındaki asimetrik güç ilişkisinden doğuyor. Daha doğrusu, hem kadınları güçsüzleştiren bir erkek egemenliğinden kaynaklanıyor hem de bu egemenlik kendini yeniden üretebilsin diye sürdürülüyor. Şunu da eklemeliyiz; eril şiddet sadece güçlü olanın güçsüz olana yaptığı bir şeye indirgenemez. Tam tersine, başka bir güce sahip olduğu düşünülen, korku, hatta dehşet duyulan bir güçle mücadele olarak da görülebilir. Yani, ataerkil düzenlerde kadın, hem nesneleştirilen bir varlık hem de dehşet saçan bir tehdit kaynağı -özellikle cinsel bir tehdit- olarak görülüyor. Şiddeti bu iki açıdan da anlamlandırmak gerekir. Ancak bunları söylemek, Türkiye’de 2000’lerde kadına şiddetin neden ve nasılını anlamak için yeterli değil. Günümüz Türkiyesi’nde bu erkek egemenliğinin nasıl somutlaştığına, güç ilişkilerinin nasıl değiştiğine ve neden şiddetin arttığına dair daha somut bir analize ihtiyacımız var. Bu çok karmaşık ve çok boyutlu bir analiz olmalı ve ben bu somut analizi yapabilecek durumda değilim, ancak bazı sorun alanlarına işaret edebilirim.

Neler bunlar?

Bir kere, kadına yönelik şiddetle diğer şiddet biçimleri -erkekler arasındaki artan şiddetin, savaş ve militarizm gibi kurumsal biçimlerin, sokak şiddetinin- arasındaki bağlantıları göstermeliyiz. Ayrıca, kadına şiddetle kadını güçsüzleştiren, nesneleştiren, ikincilleştiren tüm diğer cinsiyetçi mekanizmalar arasındaki bağlantıları vurgulamak da önemli. Şiddet söz konusu olunca özellikle öne çıkan eşitsizliklerden ilki, kadınların erkeklere ekonomik bağımlılığı. Çoğu kadın çaresizlik nedeniyle ancak şiddet çok katlanılmaz boyuta varınca “Yeter” deme cesaretini bulabiliyor. Diğer önemli ayrımcılıksa hiç kuşkusuz, devletin ve yasaların kadınlara eşit vatandaşlar olarak eşit bir hukuki koruma sağlamaması. Şiddet konusu aslında o kadar yaygın ve sistematik bir hak ihlali ki, kadınlara eşit koruma sağlamak için aslında özel bir koruma sağlamak gerekiyor. Bu konuda yasal mevzuat ve adli süreçlerle, sosyal politikalarla ilgili yapılacak çok şey var. Kısacası, Türkiye güçlü bir ataerkil toplum olarak kadınları güçsüzleştiren, bağımlı kılan, baskılayan mekanizmaların çok etkili olduğu bir ülke. Ancak bu temel tespitleri yapmak da son yıllardaki şiddet olgusunu açıklamaya yetmiyor, bence. Bunun için ailenin daha karmaşık dinamiklerine bakmalı.

Evet, kadınların çoğu hane içindeki erkekler tarafından öldürülüyor ya da şiddete uğruyor ne yazık ki…

Bu nedenle kadınların durumunu, ilişki içinde bulundukları erkeklerin durumlarıyla birlikte düşünmeliyiz. Ailenin nasıl dönüştüğüne, cinsler arasındaki güç ilişkilerinde ne gibi yeni dinamikler olduğuna dair henüz yeterince araştırma yapılmıyor. O nedenle sadece bazı genel gözlemler yapabilirim. Bence çoğu alt-orta sınıf ailede bir zamanlar geçerli olan ataerkil pazarlık artık çözülüyor. Yani, erkeğin eve ekmek götüren, ailenin koruyucusu, kollayıcısı rolünü oynadığı, kadınaysa itaatkâr eş ve anne rollerinin düştüğü pazarlık, artık iki yönden de zorlanıyor. Genel olarak erkek kimliğinde bir kriz ve erkeğe atfedilen güçlerde bir azalma var. Öte yandan kadınların da güçlenme arayışları, talep ve arzuları, direnme ve kaçış arzuları artıyor. Bu iki dinamikten çıkan sonuç, erkeklik kimliğinin ancak aşırı bir şiddet biçiminde kendini ileri sürmesi oluyor. Aslında her iki cinsin de hayattan beklentileri artıyor, ama farklı biçimlerde. Kadınların erkeklerden duygusal, cinsel, maddi beklentileri artıyor. Erkeklerse kadınları giderek daha fazla zorlayıcı güç olarak deneyimlemeye, yani zorlanmaya başlıyor. Erkeklik kimliğinde aslolan kadına “sahip olmak” ve bu da giderek zorlaşıyor; özellikle de istikrarlı bir evlilik ve aile yaşamını kurmak, yürütmek… Kadın, sınıfsal olarak şanslı erkeklerin sahip olabildiği, ama başkalarının elde etmede ya da tutmakta giderek zorlandığı bir “meta” haline dönüşüyor. Elbette bunlar kısmi gözlem, sınıfsal, etnik, yöresel, dinsel farklılıklara göre daha incelikli araştırmalar yapılmalı.

Kadına yönelik koruma uygulamaları çoğunlukla aile politikaları üzerinden biçimlendiriliyor. Kadını birey olarak korumaya yönelik politikaların geliştirilememesinin nedeni ne sizce?

Bu çok önemli bir sorun. Türkiye gibi güçlü ataerkil kültürde kadını aileden ayırıp düşünmek çok zor. Kadının tüm kimliği neredeyse aile içi rollerle sınırlandığı için. Bu ayrımı muhafazakâr bir partinin yapmasını beklemek gerçekçi değil. Buradaki soru şu: Günümüz Türkiyesi’nde, hızla değişen güç ilişkileri bağlamında, kadını aile içinde görmek ve korumak mümkün mü? İmamları devreye sokmak, cezaların caydırıcılığını arttırmak ve aileyi sosyal politikalarla desteklemek gibi yeni yönelimlerin yapısal sınırları neler? Bir kere, bu tür aileci politikaların söylemsel ve politik başarı-etkisi büyük olsa da, gerçekte son derece kısmi ve zayıf. Kadınların bütün olarak, ekonomik, toplumsal, siyasi, kültürel güçlenmesinin yolunu açmayan her siyaset kadınları baskılamaya devam etmek zorunda. En fazla kadınların baskılanmasının yüzeye vuran sonuçlarını idare etmeye, sorunu yönetmeye aday. AKP de bunu yapıyor, yüzeye vuran sorunlardan kendi aile ve muhafazakâr ahlak anlayışını güçlendirmek için faydalanıyor.

Son zamanlarda bakanlığın cinayetleri önleme tedbiri olarak ortaya attığı elektronik kelepçe uygulaması ya da devlet kurumlarında toplumsal cinsiyet eğitimi gibi önlemler bu sorunu çözebilir mi? Yapılması gerekenler sizce nedir?

Feministler olarak hep eril tahakküm sorununun ve onun parçası şiddetin politik bir sorun olduğunu söylüyoruz. Bu nedenle, çözümde “suçluların” cezalandırması, “sapıkların” ıslah edilmesi, “güçsüzlere” yardım ve sığınak sağlamak gibi yaklaşımların öne çıkmasını doğru bulmuyorum. Elbette şiddet sorunu, acil olarak müdahale gerektiren yakıcı sorun. Ceza yasasında, adli süreçlerde, sosyal politika alanında acil yapılması gerekenler var. Feministler uzun zamandır bunun mücadelesini veriyor, hükümet ve meclisin üzerine düşeni yapmasını bekliyoruz, yapılanları destekliyoruz. Bir kadının hayatı bile bizim için değerli. Özellikle hukuki korumanın etkinleşmesini ve sığınma evlerinin artmasını istiyoruz. Öte yandan eril tahakküm sorunu, politik bir mesele olarak tüm boyutuyla ele alınmalı ve kamusal politikalara yön vermeli.

Paylaş