Son sınıftaydık ve Sibop Dilber hâlâ önümde oturuyordu. Derse bilinçli geç kalıyordum. Öğretmen birçok kez gözünü kırpmadan (kız erkek fark etmez) verdiği tek ayak, kulak sızısı, avuç içinde santim santim cetvel izi cezalarıyla disiplinli olacağımı sandı. Bir de Sibop Sibel’i överdi, en erken gelirmiş, bekçi bile şaşarmış gelip öğretmene söylermiş. Bense doruklardaki karlara bakarmışçasına öğretmene bakar hiç sevdi mi bu adam, derdim içimden. Gözlerimi Sibop Dilber’den kaçırarak sıraya otururdum sonra. Sibop idi çünkü bir keresinde, babası veli toplantısına elinde sibopla gelmişti de, bu fırıldak lakap onun lisedeki kaderine yamanmıştı hemen.

Sarı saçları şırıl şırıl akıyordu, dinginlik veriyordu, yere düştüğü de oluyordu, uzun mu uzun bir dokunuş gerektirirken bundan mahrum bırakılmanın hüznüyle dökülüyordu. O içimdeki kuşları kıvıl kıvıl havalandıran saçların ben bir teline bile dokunamazdım çünkü ellerim terliyordu. Öğretmen bir şeyler anlatırdı, zaten adettendi, herkes bir şeyler anlatırdı ve biz susardık. Sıkılırdım. Bir süre, penceredeki(ne alıp veremedikleri varsa bu pencerelerden) sineklerin vızıltısını dinler ve çiftleşmelerine müsaade etmeyip perdeyi onların üzerine bastırırdım ki birleşemeden kanları perdede dururdu. Bu cinayeti kurgular ve bunu düşündüğüme pişman olurdum.

Ha döndü, ha dönecek yüzünü bana. O, esnediğinde dallarda dinlenen kuşlar da bile tedirginlik yaratıyorken, ben nefesimi ciğerlerimde tutsak bırakıyordum. Çok mu yani?

Bir gün, ders sırasında kalemini düşürdü. Kalem böğrüme kurşun sektire sektire yuvarlandı ve sağ ayağımın önünde namlunun ucunu bıraktı. Şaşırmıştım. Kendimi masanın altına attım ve bekledim. O ise tam eğilecekken durdu ve önündeki kalemlikten yeni bir kalem çıkardı. Klas bir hareket yapabilirdim ama kalemi yanımdaki sınıfımıza dün gelen çocuğa çaktırmadan yerden aldım, sırt çantama bıraktım.

Öğleyin, son zil çaldı ve sırt çantamdaki kalemi düşünerek eve doğru yürüdüm. Annem yoktu. Kutsanmış bir anın esiri olmuştum. Kıyafetlerimi bile çıkaramadım. Odama girdim. Neredeyse bomboştu. Masa ve sandalye yerindeydi sadece. Kalemi çıkardım, baktım. Masaya indirdim, orada da baktım. Aynıydı.

Güneş içeriye sızmış, sıcaklık yayıyordu, odada biriken anıları ışıldatıyordu sanki.

Defteri de sırt çantamdan çıkardım ve sandalyeye oturdum. Çalışma masama hayata karşı bir sipermişçesine* eğildim. Düşündüm. Kalem susmazdı ya, esas olan ona ilk kelimesini söyletmekti.

Yer yer ıslanan kâğıt… Unutmuşum. Bu kez her zamanki gibi mendili elimin altına yerleştirdim.

“Sibop Dilber’e,

Seni bir kadın gibi sevdim, bir erkek gibi terk ediyorum. Yarın, öğleyin taşınıyoruz.

Arkanda oturan,

Kırtik** Sibel.

Mektubu, anneme arkadaşlarımla son defa vedalaşacağım yalanını söyleyerek, ilk kez sabah erkenden gittiğim okulda onun masasının altına bıraktım.

*Fernando Pessoa, Hiçbir Şey İstememenin Mutluluğu

**Kısa, küçük. (Güneydoğu Anadolu bölgesinde kullanılan bir tabir)

 

Mesut Keskinbıçak

Paylaş