Sermet Yeşil’i çoğunluk Reha Erdem’in “Kosmos” filmiyle tanıdı. Ağaçların üzerinde kuş gibi şakıyan bir şifacı meczuptu. Sonra Onur Ünlü’nün dizisi Şubat’ta, iyi ve kötüyü içinde tutan “Deli” olarak çıktı. Eskişehir’de yaşayıp da tiyatroyla haşır neşir olanlar onu çok daha önceden keşfetmişti kuşkusuz, “Geyikler ve Lanetler”, “Melekler Şehri”, “Amerikan Hala”… Artık İstanbul’da Yeşil, “Savaş” oyunuyla karşımızda. Karısını ve iki kızını geride bırakıp savaşa gitmiş bir adamın üç yıl sonra ailesine döndüğünde yaşadıklarını anlatıyor oyun. Her Cumartesi Kadir Has Üniversitesi’ndeki SahneHas’talar. 29 Nisan’da da Bursa Nilüfer Belediyesi Festivali’nde. Yeşil’in koşturmacası bu kadar değil, kendi kurdukları Tiyatropol’un ilk oyunu “Teklif” de sürüyor. Kiraladıkları bir evde, seyircilerin oda oda oyuncuların peşinden dolanarak izledikleri oyun, aile içi şiddeti anlatıyor. Bu deneyime tanık olmak isteyenler 7, 14, 23 ve 28 Mayıs’ı not etsinler. Ayrıca, Eskişehir Şehir Tiyatroları’ndaki oyunu “Özgürlüğün Bedeli” de İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 12-13 Mayıs’ta oynayacak. Biz sayarken yorulduk, ancak o oynamaktan hiç şikayet etmiyor. Yakında, Dilek Çolak’ın ölüm oruçlarını anlatan filmi “Hemşire” için de kamera karşısına geçecek.

sermet yesil2

Önce Savaş’la başlayalım. Pürtelaş Tiyatro’nun bu oyununa dahil olma hikayeniz nasıl gelişti?

Gezi Direnişi zamanında parklarda “Gezerken” diye bir oyun oynamıştık. Tilbe Saran’la o oyun vasıtasıyla tanıştık. Bir oyundan bahsetmişti, ama muallaktı. Bir-iki ay sonra metni gönderdi. Okuyunca çok heyecanlandım. Ama Erkan Avcı’nın oynadığı babanın kardeşi rolünü düşünmüştüm ilk. Baba biraz büyük bir roldü benim için. Tilbe, seni baba için düşündük, deyince panikledim. Yönetmenimiz Serdar Biliş’e başka isimler önerdim hatta. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım, diye düşünürken ihale bana kaldı.

İyi ki de kalmış, herkesin rolü üstüne tam oturmuş gerçekten, böylesi ağır bir metin, ancak böyle oyunculuklarla götürülebilirmiş…

İlk provada, Tilbe Saran’ın Ecem Uzun’un, Damla Sönmez’in yaklaşımı o kadar naifti ki, bu ekiple yapabilirim dedim. Erkan da gelince, taşlar yerine oturdu. Ama hala prova yapıyoruz. Benim de profesyonelliğim buraya kadarmış, oyundan bir saat önce gidip sahneye çıkma lüksüm yok.

En çok ne zorladı sizi?

Büyük bir dram var. Dolayısıyla şimdi seyirci şunu hissediyordur deyip, o duyguya oynamaya başlıyorduk. En çok bununla savaştık. İsviçreli bir yazar Lars Norén. Tek bir cümleyle büyük bir acı anlatıyor. Ben yaşasam delirirdim, diye düşünüyordum. Ama bu sen değilsin, sen bilmiyorsun aslında onun ne olduğunu; metin sana bunu hissettiriyor sık sık. Biz de karakterle aramıza mesafe koymaya çalıştık. Bunla uğraşmak zordu, çünkü alışkanlıklarımız var. Bu tür oyunlar, bu mesleği nasıl yapacağına dair sorulara tekrar bakmanı, oyuncu olarak yüzleşmeni sağlıyor…

Tam da bu anlatım tarzı, aile üzerinden savaşın tahribatını gösteriyor olmanız, izleyene acımadan çok, insan olmanın ağırlığını hissettiriyor. Aile üyeleri arasındaki “acımasızlık”, “mağdurun zorbalığı” şiddetin bulaşıcılığını anlatırken, bu şiddette birey olarak kendi payını da görüyorsun…

Ne güzel özetledin, hedef buydu, olduysa ne mutlu. Susan Sontag’ın “Başkalarının Acılarına Bakmak” kitabında neden savaş fotoğrafı çektiğimize, belgelediğimize dair güzel bir anlatımı var. Diyor ki; Altı şeritli bir otobanda giderken bulunduğun şeritte kaza olduğunu fark ediyorsun; şoförün yarısı dışarıda, ötekinin kafası kopmuş, bir vahşet. Orada neden duruyoruz? Bu acıya bakmak için. Sonra da iyi ki benim başıma gelmedi, diyoruz. Hala böyle bir anlayış var ne yazık ki… Bosna’da yaşananlara dünya gözlerini kapattı, biz de. Gerekçeler çeşitlense de savaşın temelinde hep sermayenin el değiştirmesi yatar. Sistem böyle yürütülür. Oyun, yaşananları çekirdekten anlatıyor. Bunu, bir ailenin dramı olarak görmeye çalışın diyor, bir ülkenin dramı olarak değil. Çünkü ülke olarak baktığımızda hepimiz milliyetçi bir kimlik takınıyoruz, “Ama onlar da Ermeni” diyoruz, “Ama onlar da Kürt”, “Ama onlar da Türk”… Ama özün de insanı yaralayan bir şey savaş. İnsan, insana bunu niye yapar?

Aslında bize, bu topraklara uzak değil savaş. Doğu’da çatışmalar durdu, ancak insanlarda yaratılan travmayı asıl bundan sonra göreceğiz…

Burnumuzun dibinde yıllardır süren, -savaş demenin bile suç olduğu- bir çatışma var. Benim de ailemden şehit olanlar oldu, Kürt arkadaşlarımın ailesinden de şehit olanlar oldu. Saçma sapan gerilim içindeyiz ve dönen de hiçbir zaman iyi dönmüyor. Çünkü savaş iç döker. Fiziksel ve psikolojik olarak zarar verir. Savaşın iyi tarafı yok. Şimdi Suriye’de bir saçmalık var. Anlayamadığım şeyler oluyor.

Savaş, bu sezonki tek oyununuz değil. Aile içi şiddeti anlattığınız “Teklif” de var.

“Teklif”, Tiyatropol adındaki tiyatromuzun ilk oyunu. Bir ev kiraladık oyun için. Seyirci kol mesafesinde dururken, yokmuş gibi davranıp oda oda gezerek bir hikaye anlatmaya çalışmak, evin doğal ışığında, dışarıdan gelen sesler içinde bunu yapmak ilginç. Polis geçebiliyor, korna çalabiliyor, yanda yangın çıkabilir. Ayrıca Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda oynadığım “Özgürlüğün Bedeli”ni İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahneleyeceğiz.

Tiyatro, televizyon, sinema; oyunculuğu üç yönden de tattınız… Ama pek çok insanın aklına “Kosmos”taki Battal karakteriyle kazındınız. Bir oyuncu için sınırları zorlayıcı bir roldü. “Kosmos” sizin için nasıl bir yerde duruyor?

Hayatımın döndüğü yer orası. Reha abiyle daha önce, ben öğrenciyken “Kaç Para Kaç”ta çalıştık. “Dört Mevsim”de çalışacaktık, tiyatro programım el vermedi, büyük kayıp oldu benim için. Bir oyuncu, sanatçı olarak önemli bir yerde duruyor benim için Reha Erdem. “Kosmos” için “Gel, bir bakalım” dedi. O gün bir metin verdi, okudum ve yapımcı Ömer Akay “Tamam” dedi “Battal’ı bulduk, filmi çekebiliriz”. Bir anda gelişti her şey. İlk gün bir ağacın tepesine tırmandım, oturdum, kuş gibi bağırdım saatlerce. Ne olduğunu anlamadım. Reha abiye bıraktım kendimi, o teslimiyetten sonra bir özgüven geldi, o rolü yapabileceğime dair.

“Kosmos”taki Battal, Şubat’taki “Deli”, “Savaş”ta canlandırdığınız baba; hepsi uçlarda karakterler. Bu karakterlerle daha mı rahat bağ kuruyorsunuz?

Sevdiğine bir iyilik yapmak istesen, çok da yaratıcı seçeneklerin olmaz. Ancak kötülük yapmanın milyon yolu var. Bazı roller de yaratıcı. Kapıları açık. Bu karakterler, seni daha çok özgür bırakıyor. Hepsi insan ancak, tuhaf kırık tarafları var, hayat kırmış onları çünkü.

15 yıldır bu mesleği profesyonel olarak yapıyorsunuz. Ne kadar yol katettiniz sizce?

Her sezon bir tiyatro oyunum olacak, diye bir hedefim vardı. Seyirciyle canlı canlı buluşmak istiyordum. O iyi bir haz yaratıyor. İyi bir ateşleyici çünkü. Hiç sezonumu boş geçirmedim, iyi de, kötü de olsa mutlaka tiyatro yaptım. Artık bir meslek olarak görebiliyorum bunu. Ama yine de sezon içinde 3-4 oyun çalıştın mı, bir de kendin; beş oluyorsun. Bu sana fazla geliyor. Bir yıpranma yaratıyor.

Başka hedefler var mı?

Keşke şunu yapmasaydım, dediğim işler yapmak istemiyorum, ama büyük olasılıkla yapacağım. Önceden İstanbul’da tiyatro yapmak hedefimdi, şimdi yapıyorum. Burada bir piyasa var, metropol olduğu için nabız burada atıyor, ben de artık “Sizinle oynamak istiyorum” diyebiliyorum. Hedefimin bir kısmını gerçekleştirdim. Daha ne kapı açılır, bilemiyorum. Bu coğrafyada ne olur, ne biter, belli değil ki her gün bir şey çıkıyor. Büyük konuşmayacağım.

Paylaş