Kitap, en iyi dost mudur bilemem ama, Sabahattin Ali’nin eserleri yaşamı anlamak, insan ruhunun derinliğine inmek isteyenler içindir. Ve hayatta en mühim gördüğümüz, bildiğimiz, kavramları, olguları sorgulamamızı sağlayan tereddütsüz, yegane eserlerdir. Gözümüzden sakındığımız bir dost gibidir onun kitapları. Her bir sayfası kıyaslanamayacak, tarif edilemeyecek güzellikteki tasvirlerle doludur. Her biri aslında birer aforizmadır, aşk, kadın, erkek, birey, toplum, yoksulluk, zenginlik ve dahası üzerine. Paragrafları, okuyucuda tekrar tekrar okumak isteği uyandırır. Kısacası bir yaşam, bir yol haritasıdır. Anlamak isteyen bireyin, başucu kitaplarının yazarıdır. Her ölüm, erken ölümdür, ancak Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın eşsiz yazarı Sabahattin Ali’nin 41 yıllık hayatının hakikaten erken sonlandığı, daha doğrusu sonlandırıldığı iddia edilir.

Sabahattin Ali’nin edebiyatıyla ilgili ahkam kesecek fütursuzluğu çok şükür kendimde görmediğimden bu yazı sadece onun edebi yaşamının kısacık özeti ve kendimce en sevdiğim eserlerinin alıntılarını içerecektir. Bu yazı, yazarla ilgili fikir sahibi olmayan ya da daha önce Sabahattin Ali okumamış okurların onun hakkında yüzeysel de olsa fikir sahibi olmalarına ve umarım en yakın kitabevinden yazarın bir kitabını edinmelerine yarar.

1907 yılında, bugün Bulgaristan sınırları içindeki Gümülcine’de doğan Sabahattin Ali’nin, yazı yaşamına şiirle başladığı söylenir. Bu konuda kesin bir bilgi vermek zordur; çünkü yazar, her yazdığını paylaşacak, yayımlatacak değerde görmemiştir. Sabahattin Ali, bu düşüncesini 1935 basımı Değirmen adlı ilk öykü kitabının önsözünde şu sözlerle ifade eder:

“Şiir ve hikayelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlikle ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san’at hayatımı gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz…”

Yazarın bu samimi ve yazılarının ‘olmuşluğuyla’ ilgili ihtiyatlı tavrı, kuşkusuz ilerleyen yıllardaki eserleri için de geçerlidir. Ama, tabii bu durum onun edebi yaşamıyla ilgili, kesin tarihler vermeyi de zorlaştırır. Yazarın bilinen ilk yazıları, 1925/ 26 yıllarında Balıkesir’de Irmak Dergisi’nde çıkmıştır. Bundan sonraki beş altı yıllık sürede Sabahattin Ali, artık öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmiş bir yazar olarak tanınmaya başlamıştır. Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini 1934 yılında Dağlar ve Rüzgar’da derlemiş; Leylim Ley, Hapishane Şarkısı V (Aldırma Gönül), Çocuklar Gibi, Melankoli, Eskisi Gibi (Ben Yine Sana Vurgunum), Dağlar (Dağlardır Dağlar) gibi şiirleri ünlü besteciler tarafından bestelenmiştir.

Aynı zamanda Varlık Dergisi’nde Esirler adlı üç perdelik bir oyunu 1936 yılında tefrika edilmiştir. Kuyucaklı Yusuf (1937)’tan sonra yayımlanan İçimizdeki Şeytan (1940) ise en sevilen romanlarından biridir. Yazarın bu klasikleşmiş eseri dönemin aydın kesiminin ikiyüzlülüğünü eleştirir. İçimizdeki Şeytan, aynı zamanda bir tutunamayanlar romanıdır.

“Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”

“… Sana teşekkür borçluyum evlat… Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri olsa bu sen olurdun ve simdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kainatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın…. Şimdi arabanı çek… Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum. Kendim kendime yeterim… Durma… Defol!…”

Ve tabii ki, edebiyatımızın kuşkusuz en önemli romanlarından birisi, Kürk Mantolu Madonna. Aşka, tutkuya, pişmanlığa, hasretliğe, kadına, erkeğe dair yazılmış en iyi romanlardan biridir. Romandaki ana karakterler Raif Bey ve Maria Puder’in anlatımı o kadar etkileyicidir ki, onları evlerinin mutfaklarında su içer, sokakta vitrinlere bakarak yürürlerken, bir kafede oturuyorlarken hayal edebilirsiniz. Yaşayan karakterlerdir onlar. Hatta, ben romandan etkilenen her erkeğin kendini bir dönem Raif Bey’le, her kadının da Maria Puder’le özdeşleştirdiğini düşünmüşümdür.

“Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.

…Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar kuvvetli severiz. Aşk, dağıldıkça azalan bir şey değildir.

…Benim beklediğim aşk başka!…O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka…Aşk, bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek.

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘‘Bu böyle olmayabilirdi!’’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.”

cansel uygun

Latest posts by cansel uygun (see all)

Paylaş