Buruk bir çocukluk geliyor insanın üstüne üstüne… Şehri eski haliyle kıyaslarken, zamanın geçişine sevinemiyor insan. İnsanın canı bir cümle kurmak istiyor, fakat kurulamıyor… İçinden bir kelime olsun bir şey duymak istiyor… Duyulmuyor. Hissiz, ölü günler…

Gidip bir kahve alınıyor en nihayetinde. Can sıkıntısı değil mi insanın içinde ölmek üzere balık gibi kıvranan? Gazeteler alınıyor. Bir iki haber, köşe yazısı… İnsanın canı mutlu olmak istiyor… Olunamıyor… Alış veriş merkezlerinde son model cep telefonları, sosyal paylaşım ağlarında paylaşılanlar, son marka kıyafetler, lüks arabalar, topuklu ayakkabılar, gerçeklerine özenilerek üretilmiş ucuz parfüm kokuları ve onları süren, gerçeğini taklit etmeye çalışan ama başaramayan kadınlar, erkekler… Sürpriz oyuncak çıkma beklentisiyle yiyecek menülerinin başında aileleriyle kasada bekleyen çocuklar… Oysa dünya hiç de böyle akmıyor.

Bir yerlerde bombalar patlıyor. Evlerinden oluyor insanlar. Birkaç emperyalist devlet, vatanlarındaki petrolü, kaynakları kullansın diye vatanlarından sürgün edilmek zorunda kalıyorlar. Evlerini, eşyalarını, bahçelerini ve belki sardunyalarını bırakıyorlar doğdukları kentlerde. Siz hiç vatanınızdan vazgeçmek, çıkmak zorunda kaldınız mı? Siz hiç “ev”siz kaldınız mı? Balkonunuzdaki sakız sardunyayı, o çok sevdiğiniz bibloyu, kapınızda bekleyen köpeğinizi, kedinizi, evinize girer girmez görmekten keyif duyduğunuz o çok sevdiğiniz duvardaki tabloyu, çok sevdiğiniz yatağınızı, çocukluğunuzu geçirdiğiniz mahallenizi, sokağınızı, şehrinizi ve bir cümle hayatınızı bırak bir “hiç”likle yola çıktınız mı hiç? Ailenizin, komşularınızın bir kısmı patlayan bombalar, silahlar yüzünden orada, burada, şurada kalıp da, onlardan haber alamadığınız oldu mu? Komşunuz bir anda “öteki” oldu mu sizin için? Sırf etnik kökeni yüzünden… Belki aklınıza bile gelmezdi değil mi beş çaylarınızdaki sohbette en sevdiğiniz komşunuzun nereden geldiği ve etnik kökeninin ne olduğu? Her gün tavla attığınız arkadaşınızın, mensup olduğu din yüzünden, ya da “oralı”, “buralı”, “şuralı” olması yüzünden, bir gün suyun öte yakasında kalacağı… Aklınızdan geçer miydi? Daha birkaç ay önce çektirdiğiniz fotoğrafın, çok değil bir, iki ay sonra “hatıra” olacağı geçer miydi zihninizden?

Dün 1 Eylül Dünya Barış Günü idi. Politika yapmak adına türlü gruplar sahiplendiler barışı. Mahallelerimizde çene çaldığımız, çocukken camını kırıp kaçtığımız bakkalların yerini büyük alış veriş merkezleri alırken, küreselliğe dayanamazken ve barış her gün bir parça daha kopup giderken ellerimizden hangi barış günü diye soruyor insan? Emperyalist iktidarlar savaşı körüklerken ve hayatlarımızı her gün biraz daha değiştirip dönüştürürken, çocuklar, anneler, babalar bombalar altında ölürken, Türkiye iç savaş çığlıkları eşliğinde kanını kanına kırdırırken, yoksulluktan ve eğitimsizlikten insanlar kıvranırlarken ve eşitsizlik kol boyu gezinirken sokaklarımızda mutlu olmak, olabilmek her gün biraz daha çekiliyor karşı kıyıya…

Ve bu pazar, mutlu olmak gelmiyor insanın içinden… Bu pazar, bir cümle kurulamıyor…

Paylaş