Ahmet Beyler’in ilk albümü “Hayat Nerede”,  Ekim 2015’te Pasaj Müzik etiketiyle piyasaya çıktı. Grup pek çok yerde çalıp söylemeye, eğlenceli parçalarına klipler çekmeye ve bizlerle paylaşmaya devam ediyor. Grubun kurucusu ve solisti Eren Tokgöz’le şahane bir sohbet gerçekleştirdik.

Eren, Ahmet Beyler’den önce bize kendinden bahsetsene, Eren nasıl biri ve müzikle kesişmesi nasıl oldu, oradan grubun oluşumuna geçeriz.

Daha önce bunu soran olmamıştı desem? Peki. Aslında annem gitar çalmayı çok istemiş ama bir zaman sonra benden geçti diye düşünmüş biri. Bizden önceki neslin öyle bir inancı var nedense; “bizden geçti”. Hâlbuki her insan istediği her şeyi istediği zaman yapabilir. Ailelerde yapamadıkları şeyleri çocuklarına yaptırmaya çalışma durumu vardır bilirsin. Kardeşimi baleye göndermiş mesela içinde kaldı diye. Ve kardeşim balerin oldu.

Annen ne istiyorsa onu mu oldunuz yani? (gülüşmeler)

Yani evet, yapmak isteyip yapamadıklarını bizim yapmamızı istemiş ama biz de sevmişiz herhalde.  Ben orta ikideydim. O zaman lisede seçmeli gitar dersi vardı bizde, o da büyük şans tabii.

Hangi lise bu?

Ankara’da,  Atatürk Anadolu Lisesi. Annemin diretmesiyle seçtim.

Yani istemeye istemeye mi o zamanlar?

Evet, çünkü gitar çalmak öyle kolay bir şey de değilmiş, onu görmüştüm. El becerisi de önemli ve ben çok yetenekli de değildim, daha zor öğrenenlerdendim. Hatta nefret ediyordum bir ara neredeyse. Ama Oğlak burcuyum, başladığım bir şeyi bitiririm, bırakmadım. Zaten bizim hocamız neredeyse dayakla öğrettiği için, pek kaçış da olmuyordu.

Nasıl yani, Whiplash filmindeki durumu mu yaşadınız?

O kadar ağır olmasa da epey ağır koşullar vardı diyebilirim, şaka değil. Tatlı sert ve değerli bir hocaydı, çok şanslıydık devlet okulunda böyle bir hocaya denk geldiğimiz için aslında, bakma. Bir yandan ben psikoloji dersleriyle de ilgileniyordum ve bir müzik çalışmasına bu sebeple gitmedim diye epey zılgıt yemiştim. Ritm tutmayı öğrendikten sonra işler biraz kolaylaştı. Sonra kursa da gittim zaten, kursta daha basit bir yolla öğretiyorlar, o da işimi kolaylaştırdı açıkçası. Yapabilmeye başlayınca ise sadece gitar çalmak istemeye başladım.

melis

O aralar neler dinliyordun peki?

Sadece Queen dinliyordum aslında o zaman. Hatta sürekli Queen tartışmaya başlamıştık arkadaşlarımla. Lisede bir grup kurmuştuk, onlarla sürekli müzik analizleri yapıyorduk. O paylaşım muhteşemdi, benim hayatta en mutlu olduğum zamanlardır o grupla olan paylaşım zamanları. Bir kere parçalar yapmaya başladık birlikte ve senin yapmayı düşündüğün birşeyi başka birinin tamamlayabiliyor olması muhteşem bir tatmindi. Onun fikrinin seni heyecanlandırması vs. Grup mantığı bu zaten.

Bütün başarılı grupların arkasında da bu kimya var herhalde.

Kesinlikle. John Lennon ile Paul McCartney mesela, muhteşem bir ikililer çünkü böyle bir heyecan var aralarında. Bu arada hiçbiri müzik manyağı olmasa da benim gruba getirdiğim bir şeyden inanılmaz heyecan duyuyorlardı. Ahmet diye bir arkadaşım vardı, onun bulduğu bir melodi beni heyecanlandırıyordu mesela ben de onu başka bir yere taşıyordum, tamamlıyordum. Böyle böyle bir sürü parça yapmaya başladık. Bu 25 sene öncesi tabii, ama bu heyecanları o arkadaşlarımla bulmuş ve yaşamış olmasam herhalde şu an devam edemem, bence bu her türlü birliktelikte olması gereken bir büyü. Ki çoğu insan hayatları boyunca bunu yakalayamıyorlar. Aşk, seks heyecanı başka elbette ama bir fikirden dolayı heyecanlanmak bambaşka bir şey bana göre. Şanslıyım bu konuda.

Şimdi o arkadaşların ne yapıyorlar?

Hepsi Ankara’da, müzik yapmıyorlar şu an. Dediğim gibi onlar yetenekli ve hissedebilen insanlardı ama müzik manyaklıkları yoktu. Aslında herkes müzisyen, herkes sanatçı ya günümüzde, bu bana komik geliyor. Ne ben kendime müzisyen derim, ne de başkası desin, bazı insanlar zaten o yetenekle doğuyorlar, o arkadaşlarda vardı o bence, kimse onlara müzisyen vs demese de, onlar yapmasalar da, ben biliyorum ki onlar doğuştan yetenekli.

Sen de öylesin.

İşte doğuştan ve aileden gelen şeyler var sanırım. Annemin katkısı büyük burada benim açımdan. Müzikten anlayan, buna sevdalanan biri olarak annemin müziğimi dinleyip yorum yapması önemli mesela benim için, yoksa sadece annem olduğu için değil. Göbeklitepe belgeselini izledim dün, orada da anlatılan bir şey var. Şamanların da söylediği şu “iletkenlik” durumu. Evrensel bir gücün insanlara şifa dağıtması. Danslar, ayinler. Bazı insanlarda iletkenlik durumu var bence. Müzik yapan ya da yazan insanlarda bence böyle bir evrensel iletkenlik söz konusu. Yoktan var etmiyoruz hiçbir şeyi, olan malzemeyi eritiyoruz bence bu işlerle ilgilenenler olarak. Şamanlıkta da dediği gibi, okulla filan değil, içinde olan insanların bunu doğru aktarmasıyla ilgili. Bu açıklık ve iletkenlik bazı insanlarda var.

Peki, nasıl devam etti, lise, üniversite zamanında bu müzik çalışmalarınız?

Klasik Don’t Cry, Nothing Else Matters parçalarını çala çala usta olduk resmen. (kahkahalar) Bütün parçalar birbirine benziyor aslında, akorları bir şekilde artık hissetmeye, analiz etmeye başlıyorsun. Herhangi bir parça çalarken akorlarını duyabilmeye başlıyorsun. Çala çala, dinleye dinleye, analiz ede ede… Bu da içgüdüsel olsa gerek. Barış vardı arkadaşım, kendin de bir şeyler üret demeye başladı bana.. Ama o zamanlar söyleyecek bir şeyim yoktu galiba, yani hazır değilmişim.

Dolmak mı gerekiyordu?

Evet, onu henüz hissetmiyordum. Bazı şeyleri çok fazla söylemek istiyor olabilirsin ama bunu iyi dengelemek lazım ve o an tam olarak sesimi duyamıyordum. Müziğin zaten sözsüz olarak kendi başına bir anlamı var. Çalış şeklinin, melodinin. Senin dışında bir şey olarak gelişiyor.

Sen başka bir şey anlatmak istiyor olsan da bazen bir müzik bir başkasına başka bir şey anlatabilir değil mi?

Elbette, hatta senin bir şey anlatmak istemene bile gerek yok, o kendisini anlatan, senden bağımsız bir şey. İşte o yüzden şamanlıkla hep örtüştüğünü düşünüyorum. Müzik seni bir anlamda kullanıyor.

Michalengelo demiş ya, ben heykel yaratmıyorum, heykeller o taşların içinde zaten var, ben sadece fazlalıkları alıyorum. Aynı hesap.

Bilmiyordum, muhteşemmiş. Tam olarak bu demek istediğim. Bir şeye sahip olmak o yüzden çok saçma geliyor. Her şey ortada ve onun sahibi değilsin sen.

Nitelendirebiliriz en fazla.

Mevlevi düşüncesinde vardır ya bu. Para kazanmak için değilse mesela, bu şarkıları neden yapıyorum ben? Şarkıları ben yapmıyorum ki, onlar benden geçiyor.

Bazı şarkılar öyle bir duygu verir zaten, bu şarkının olmaması diye bir şey nasıl mümkün olabilir ki diye düşünürüm bazen, dünyanın varoluşuna ait bir şey gibidir bazı şarkıların, müziklerin varlığı… Şarkı sözü yazmak hakkında ne düşünüyorsun?

İlk zamanlar gruptan Ahmet yazıyordu. Ben dediğim gibi hazır hissetmiyordum. Ahmet sürekli iç sesini dinleyen, mırıldanan, içe dönük biriydi. Doğal sanatçı diyorum ona ben. Sanatçı demek bile bir yafta gibi geliyor hatta. Bu sözlerin, müziklerin yazıların geldiği insanların da patlayarak bunları çıkarmaya ihtiyacı var, aynı zamanda bu müzikleri, şiirleri duyan ya da okuyanların da. Rahatlamak için…

IMG_7978

Meditatif tarafı mı var diyorsun?

İnsanın boşalmaya ihtiyacı var. Bunu doğru ifade etmek ya da buna hazır hissetmek meselesi. Bu anlamda rahatlatıcı bence.  Güzelliği paylaşmak bu, esinlenmek, başkasını heyecanlandırmak, hatta cesaretlendirmek belki de, bu çok değerli bence. Paylaşmanın yayılması için müzik bir araç bana göre. Yoksa notalar belli, kafiye belli, kelimeler belli.

Mesela Mazhar Alanson’un şarkı sözlerine, müziklerine baksana, ne kadar belli onun birşeylerin içinden geçtiği… Türk rock’ı denen gitar müziğinde insanları inanılmaz derecede etkileyen biri bence. Yaptığı şey,  akorlar, sözler aslında uzaktan baktığında çok inanılmaz değil. Sadelik ve doğallık var, ama o akışın nasıl da doğal olduğunu hissettiğin için, zaten bu şarkı olmalıydı ve vardı hissiyatı oluşuyor.

“Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından” gibi… Geçen bir dergi röportajında Cem Yılmaz da aynen bundan bahsetmiş. Başkası bu cümleyi kursa ne basit söz denebilir ama Mazhar onu öyle bir içten getiriyor ki, yerine oturtuyor bir taşı sanki… Sana sözler ne zaman gelmeye başladı?

Evet, kendimi hazır hissettiğim dönem lisenin sonu üniversitenin başı gibiydi. Besteler, müzikler geliyordu ama sözler sonradan geldi. Ergenken zaten dolup taşarız ya hepimiz şiirler yazarız vs ama o dönemde yazdıklarımızı pek önemsemeyiz, olmuyor diye düşünürüz, basit olduğunu düşünürüz.

Evet belki de çok değerli bir şey çıkarmışızdır ortaya.

Zaten bence ortaya çıkan her şey çok değerli. Ahmet aşırı duygusal şiirler yazıyordu. Çizim de yapıyordu. Fikirler geliyordu vs. Çok değerli anlardı. Biz futbol oynamazdık, beyin fırtınaları, fikir patlamaları yaşardık, buna zaman ayırırdık. Kız muhabbeti yapıyorduk tabii ergenlikte ve zaten besleyen de oydu biraz yazdığımızı çizdiğimizi ama öte yandan sürekli düşünüp konuşuyorduk.

Şu an Ahmet Beyler grubuyla yapmak istediğimiz şey de o ruh aslında. İnsanları konserlerde biraz açmaya çalışıyoruz, paylaşmaya çalışıyoruz fikir ve duygularımızı. Bütünleşmemiz lazım, paylaşmamız lazım, başka ne yapabiliriz ki hayatta? Ki o zamanlar biz yoga, Budizm, bunları bilmiyorduk ama hep duygumuz buydu bizim başından beri arkadaşlarımla. Olay sadece gülmek, eğlenmek de değil, birlikte olup kendini olduğun gibi ifade edebilmek.

O zaman zaten sonuç olarak gülüp eğleniyorsun.

Evet, iç sesimiz ve dış sesimizin bir olması mümkün olduğu anda çok mutlu olacağız. Ama sistem buna izin vermiyor tabii. Kimlikler, sınırlar, cinsiyet… Ahmet Beyler olarak biz bir rock band’iz, siz dinleyicisiniz diye bir duygumuz yok. Birlikte şarkı söylemek için buluşuyoruz. Aktif, pasif durumu yok, interaktif bir durum var, yeri geliyor isteyenler yanımıza gelip bizimle söyleyebiliyorlar. Grup elemanlarımız bile interaktif bir şekilde değişkenlik gösterebiliyor, bir konserde o oluyor, diğerinde o yoksa öbürü onun yerini alıyor.

Neler oldu bu zamana kadar konserlerde?

Alışıldık bir şey değil ya bu interaktivite. Önce geriliyorlar. Açılmaktan korkuyorlar. Sonra alışıp insanlar çıkıyorlar sahneye ve inanılmaz yetenekler ortaya çıkıyor. Terapi gibi, boşalma gibi oluyor. Şarkı uydurmalar oluyor, o güne ait yaşanmış şeyler söyletiyoruz mesela, biz de ona müzik yapıyoruz o an. Şarkı dediğin şey özel ve büyük bir yetenek gerektirmiyor. Aslında özü şu, normalde tanımadığımız bir insanın yanına gidip, merhaba ben bugün bunları yaşadım, sen neler yaşadın diyemiyoruz. Müzik buna bir vesile oluyor. Bir de müzik bu anlamda diğer sanat dallarından sıyrılıyor bence çünkü seninle birlikte zihninde hareket edebiliyor.

Ben de böyle düşünürüm açıkçası, bir resmi ya da filmi bütünüyle zihninde taşıyıp götüremiyorsun ama müzik tamamen seninle hareket edebiliyor ve paylaşımı çok daha kolay.

Müziğin kendinden geçiren durumu da çok önemli. Müziğin tarihi çok eski zaten, belki yüz bin yıllık bir şey ve ortaya çıkışı da öyle. Sonuçta bazı müzikler neden tüylerimizi diken diken ediyor? Belki de kendi tarihimizde, belki atalarımıza kadar uzanan tarihimizde o seslerle ilgili bir anımız var. Ben buna inanıyorum. Yüzbinler bir konserde bir müzikle, bir notayla aynı şeyi hissedebiliyor, ayin gibi bir şey.

Müzik gitarla çalınan bir şey değil ki, her ses müzik zaten. Sanat üretmek, sanat tüketmek diye bir ayırım yok kafamda. Sözlü müzik, türküler, insanların hayatlarını sıkıştırarak hatırlatan, donduran, tarihi ve kültürel bir fotoğraf çekmesi bence.

Gezi zamanı çıkan yaratıcı şarkılar nasıldı mesela? O anı tarihe kaydetti ve dondurdu senin deyiminle.

Aynen öyle.

Konserlerde sadece kendi parçalarınızı mı söylüyorsunuz bu interaktivite dışında?

Evet, albümümüzdeki iki parça uyarlama parçalar, onlarla birlikte kendi parçalarımızı söylüyoruz.

En sevdiğim parçalarınızdan biri olan Dümbelek Kralı uyarlama bir parça galiba, Manu Chao, anlatır mısın o durumu?

Biz bence basit bir müzik yapıyoruz. Manu Chao’nun müziğinin de çok farklı, samimi ve basit bir müzik olduğunu düşünmüştüm ve bu müzik dünyayı dolaşan bir müzik oldu, bu beni çok şaşırtmıştı, demek ki bu şekilde paylaşılabiliyor diye düşünmüştüm. Çok büyük bir müzisyen değil belki ama tamamen kendisi olan ve içinden geleni paylaşabilen biri Manu Chao. Bundan etkilendim. Kendini ifade etme, gerçekleştirme de bu işte. Mazhar Alanson da benzer bir duygu veriyor mesela. King of the Bongo’yu biliyordum ben ta ortaokul zamanından. Eski grubumla çalıyorduk onun orijinalini. Ahmet Beyler grubuyla Türkçe müzik yapmaya başlayınca King of the Bongo hikayesini Türkçeleştirmeye karar verdim. Bongo yerine dümbelek olsa nasıl olur dedik. Aslında hikayeyi de tamamen uyarladık kendi kültürümüze. Mahallede müziğine herkes hayranken büyük şehirde senin gibi çok var denme hikayesi. Havanın nasıl sahibi değilsek seslerin de sahibi değiliz, o yüzden bu şekilde dolaşabiliyor işte müzik de duygular da fikir de. Benim şarkım, benim filmim gibi cümleler beni çok rahatsız ediyor.

Robin Williams mesela sektöre iş olarak yapmıştı aynı parçayı ama hiçbir şey katmadan. Bu belli oluyor işte. Bizim yaptığımız farklı bir şey tabii. Biz Türkiye’nin hikayesine çevirdik, yerelleşti ve değişti epey. Manu Chao’nun bu parça için etkilendiği şarkı ise 1930’larda bir country şarkıcısı imiş. Onun Türk versiyonu gibi aslında, belki de 100 yıla yakın bir evrimin devamı gibi geliyor bana.

Manu Chao ile iletişim kurdunuz mu?

Evet yazıştık temsilcileriyle. Dinlemiş parçamızı ve kullanabilirsiniz demiş, para da istemedi. İsteyebilirdi de. Hatta dünyaca ünlü biri para istemez olur mu hiç diyordu çevremdekiler ama istemedi işte ve samimiyetini onaylamış oldu bence. Şarkısını direkt olarak Türkçe’ye çevirip aynısını çalmadığımızı anlamış olduğunu düşünüyorum.

Fecri Ebcioğlu’nun, Sezen Cumhur Önal’ların uyarladıkları şarkıları düşünsene mesela, o ruhu ne kadar iyi verebilmişlerdir, birebir çeviri olmasa da harika buluşlar vardır orada.

Evet değil mi, palavra mesela ne güzel uymuştur. Bir parçanız daha vardı uyarlama.

Evet, Git Haylazım da eski bir Rum-rembetiko parçadan (trava vre manga kai alani) uyarladığımız bir parça. Anonimleşmiş bir parça olduğu için telif sorunu yaşamadık, bestecisi de vefat etmiş birisi. Oradaki hikayeyi koruduk fakat orada kadın tek başına küfür edip erkeğe kızıyordu, biz kadın erkek olarak düete çevirdik ve biraz dili yumuşattık. (kahkahalar)

Albümümüzde olmayan ve konserde çaldığımız tek bir cover var, o da T.P.A.O. Batman Orkestrası’nın Kara Toprak’ı rocknroll  olarak yorumladığı hali. Batman’da petrol çıkaran mühendisler orada bir grup kurup Altın Mikrofon’a katılmışlar 67 yılında ve birinci olmuşlar. Harika bir yorumdu o, ben kendi kendime çalıyordum, konserlere de taşıdık. Konserlerde de Batman Orkestrası olduğunu özellikle belirtiyoruz. Bizim Osman parçamızı çalan Diyarbakırlı bir grup var mesela. Para pul hikayesi olmadan birbirine aktarmak meselesi…

Albümdeki şarkıların sözleri size, gruba ait değil mi?

Evet, bize ait.

Biz artık bir grubuz, adımız bu, artık konserler verelim, albüm çıkartalım haline gelişinizi anlatır mısın?

Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde cafelerde barlarda  cover çalacak gruplar oluşturabiliyordum ama kendime ait parçaları çalamamaktan sıkılmıştım, aynı duyguda insanları bulmakta da zorlandım bir süre.

Ev konseri yapıyordunuz sanırım?

Evet Rumeli Hisarı’nda oturduğumuz süreçte evin terasına arkadaşlarımızı çağırıyorduk, onlar da kendi arkadaşlarını çağırıyorlardı. Ev sahibi değilim diyordum, herkes kendini rahat hissetsin. Elini taşın altına da koysun. Gezi ruhu simülasyonu gibiydi. Ama herkesin bu duyguya kapılması da çok mümkün değil. Kimse kimseyi etkilemek için yapmıyor. Herkes birbirine açık olsun, soğuk durmasın, getirdiği şeyleri de paylaşsın, işin yükünü de taşısın.  Gezi’de aynı ruhu görünce ne kadar sevinmiştim, zaten bunu isteyen ne çok insan varmış diye.

Ama işte böyle yetiştirilmediğimiz için bunu içimizden istesek de becerebilmesi zor olabiliyor, ben Gezi’de o acemiliği yaşamıştım, kurabiye alıcam bir stanttan, alabilirim dimi diye böyle birinin gözünün içine bakmıştım, çünkü parasız almayı bilmiyorum yani, sanki hak gasp ediyorum gibi hissediyorum, halbuki ben de oraya su götürmüşüm misal, ama bu takasa alışık değildik.

Ben çok sevinmiştim bu ruhu gördüğüme. O zamanlar “Herkes Kırmızı” adlı bir gruptuk. Daha sert bir sound’u vardı. Tam albüm olacak kadar 11 adet parça yaptık, o ara bazı anlaşmazlıklar yaşadık, bazıları ayrıldı. O ara hem grubun adını değiştirmeye hem de daha akustik çalmaya karar verdik.

Projeniz evrildi gibi olmuş belki de.

Evet, o grupta doğmuş olan Osman parçamız yine var albümde mesela.

Ödüllü şarkınız Osman.  Jack Daniels Rock Müzik yarışması gecesi ben de oradaydım.

Evet ne harika bir geceydi. Osman tam bir rock şarkısı değil aslında ama orada en çok sevilen şarkı oldu. Bizim hiçbir zaman tam bir tarzımız olmadı. Osman pop da olur rock da olur. Ama mutsuz depresif şarkıların arasında sivrildi.

Rock müziği mutlu da olabiliyor mu duygusu hoşa gitti galiba?

Aynen öyle. Her şeyin kurallarının olması fena.

Red Hot Chilli Peppers mesela, rock diyen var, punk diyen var, alternatif rock diyen var…

Kendilerine özgü gruplar bunlar, Allahtan yine de bu tarz gruplar kendi kitlesini bulup yayılabiliyorlar.

Aslında albümü dinleyenler isim koyamasalar bile tarzınızı anlayacaktır, farklı kültürlerden etkilenmiş eğlenceli müzikler bunlar. Depresiflik ve mutsuzluğu besleyen müzikler değiller. En önemlisi de bence hepsinin bir hikayesinin olması.

Hüzünlü şarkımız var ama depresif şarkımız yok. Konserlerimizde bu kadar mutlu olunmasının sebebi bu bence.

Örneğin iki saattir sistem karşıtı konuşmalar yapıyoruz ama bunu parçalarınızdan illa “fuck the system” gibi agresif ya da depresif olarak almamız gerekmiyor.

Evet, içinden öyle gelen öyle de yapsın elbet ama bu dayatılmasın. Kuralı yok bunun. 60’larda 70’lerde sistem hep daha güler yüzlü şekilde eleştirilmiş.

Doğru, çiçek çocuk felsefesi, barışçıl müzikler hep böyle değil miymiş?

Evet sevimsiz olmaya gerek yok protesto etmek için.

Ahmet Beyler’de şarkı sözlerinde insanı “düşüren” bir söz yok, ona dikkat ettim. En düşük tempolu şarkınızdaki söz: mutsuz olmuyorum. Müziğin kendi kendini anlatan bir araç olduğunu düşünüyorsun ama şarkı sözleriniz de hiç öylesine yazılmış sözler değil, hep bir hikaye var ve birşeyler anlatıyor. Müzikte sözün de önemli olduğunu mu düşünüyorsun?

Müzik kendisini anlatan bir şey o kesin. Ama sözlere önem verme sebebim de şu, aslında paylaşmak istediğim şeyler var ama sokaktaki birini çevirip bunları anlatamam, o yüzden müziği söylemek istediklerimi söyleyebilmek için bir aracı olarak kullanıyorum. Müzik propaganda aracı olarak da kullanılabilen bir şey, marşlar, mehter takımı, ya da John Lennon’ın bir akım için kullanması… Hepsi mümkün.

Ahmet Beyler’in çekirdek ekibi kimlerden oluşuyor?

Trompette Doğan var, basta  Ahmet, klavyede Emre var, davulda Neşet var.  Vokalde bana çoğunlukla eşlik eden Gizem var. Yedeklerimiz de var, artabiliyoruz, azalabiliyoruz. Serbest grup şeklindeyiz biz aslında, bu grubun artması azalması kimsenin egosuna dokunmuyor. Serbest ilişki var aramızda. (kahkahalar) Eleştiriye de çok açık değilken artık onu da gevşettik. Bazen kötü çalıyorsak kötü çaldık diyoruz ve bu konularda da açıldık. Önemli olan o gecenin iyi geçmiş olması. Bazen kötü çalarsın ama o gecenin enerjisi çok yüksek olur, bazen süper çalarsın ama enerjiyi veremezsin.

Ekim 2015’te çıktı Hayat Nerede albümünüz Ahmet Beyler olarak.  11 parça var. Peki nerelerde çalıyorsunuz?

Evet, D&R’larda, ITunes’da ve Spotify’da var şarkılarımız. Biz küçük mekanlarda içiçe söylemeyi seviyoruz. 17 Haziran’da Hangart’ta çaldık, 25 Haziran’da KarmaDrama’da çalacağız. Facebook sayfamızdan takip edilebilir. (https://www.facebook.com/ahmetbeylerofficial/) Kadıköy’deyiz bu ara. Kadıköy’ü çok seviyoruz. Burası açık bir kültür bence. İlk konseri Yeldeğirmeni’nde vermiştik sokak sanatları festivalinde. Kaderimiz Kadıköy gibi oldu, gerçi burada yaşıyoruz zaten. Kadıköy’de yaşayan basçımız Ahmet’in o zamanki evinin balkonunda da konser vermişliğimiz var, barlar sokağının hemen orada. “Ahmet Beyler’in balkonu” konsepti oluşuyordu neredeyse.

Ben biliyorum ama bilmeyenler için soralım, neden “Ahmet Beyler”?

Eskilerden beri kulağımızda olan bir cümleden yola çıktık önce “Ahmet beylere yemeğe gidelim, Ahmet beyler gelmiş, Ahmet beyler gitmiş”. Biraz “aile”yi ve eski zamanları çağrıştırıyor bizce. Maskülen bir yapısı yok aslında, beyler kelimesi tüm aileyi kapsıyor bize göre. Grubu bir aile gibi gördüğümüz için, yani gelen giden herkesi. İkinci anlamı daha çok hoşuma gidiyor benim. Ahmet ismi çok var ya, anonim gibi yani, sokaktaki isimsiz biri anlamına geliyor. Anonim, isimsiz bir grubuz, sokakta çalan çalgıcılarız gibi. İsim vermek, etiketlemek istemedik. Cool ya da otantik olması gerekmiyor, keşke insanlar tanışırken aslında isimlerini bilmese, isim bile önyargı oluşturan bir şey çünkü.

Grubunuzda da hep bir Ahmet olmuş.

Evet, o da güzel. Grubumuzun erkeklerden oluşuyor olmasıyla ilgili bir “beyler” durumumuz da yok, zaman zaman kadın kemancılarımız, vokalistlerimiz oluyor. Daha doğrusu kadın erkek diye bir ayrımımız yok, bazen Ahmet Beyler mi yoksa Ahmet Gayler mi diye gülüşüyoruz aramızda mesela, bizim için maskülenlik feminenlik baskınlığı düşüncemiz yok.

Yeni besteler, sözler, albüm çalışması var mı?

Aslında kayıtlara başladık bile ama yaz döneminde biraz dağıldık tabii, tatiller vs. Müzikten para kazanmıyoruz, tek motivasyonumuz çalmak “istemek”, o yüzden gruptan herkes nefes almak adına bir araya gelecek zaten. Heyecanlıyım açıkçası yeni albümler için.

Heyecanla bekliyoruz.

Melis Zararsız

Melis Zararsız

Cinedergi, TRT Radyo 1, okur, izler, dinler, yazar, hisseder, yaşar...
Melis Zararsız

Latest posts by Melis Zararsız (see all)

Paylaş