Sevdiğim yazarların yayınlanmış günlüklerini ya da mektuplarını okumak hem mahcup hissettirir beni, hem de içten içe inanılmaz keyif alırım onlardan. Sonuçta, büyük bir kısmı, yayınlanmak için, bizim okumamız için yazılmamıştır. Ya sırf kendisi için yazıya dökülmüş monologlardır ya da sadece muhatabına ithaf edilen içten cümleler; biz sonradan, belki de onların onaylamayacağı şekilde dahil oluruz o özel konuşmalara. O metinleri benim için özel kılan, bunu bilerek onları okumanın verdiği o kaotik duygulardır, tarif edilemeyecek bir edebi hazza dönüşen… Söz konusu haz, aynı zamanda kendi yazdıklarınızın da başına benzer şeyler gelme korkusunu ve onları okurken başkalarının o hazzı duyabileceği tedirginliğini doğurur. Ya da hiç genellemeye çalışmayayım; benim korkum bu.

***

Andres Neuman’ın Yalnız Konuşmalar’ı, üç ana karakterin kendileri ile konuşmalarından oluşuyor. Bu yüzden Yalnız Konuşmalar’ı okurken, birinin iç dünyasına ondan izinsiz girmenin tedirginliğini ve yukarıda bahsi geçen hazzı hissediyor okur. Aynı zamanda üç ayrı karakter – anne, baba ve çocuk – genel olarak hayatı, onların hayatlarında olan biteni nasıl algılıyor, buna ilk elden şahit oluyorsunuz.

yalniz_konusmalar

Metin bir günlük ya da mektup değil, tam tersi, kurmaca bir roman. Ancak dil ve kurgu olarak bende bıraktığı hissiyat, kitabın ismine yakışır düzeyde… 3 ana karakterin ağzından ayrı ayrı yazılan bölümlerden oluşan Yalnız Konuşmalar, yazılanları izinsiz bir şekilde okuduğum izlenimini uyandırdı ve karakterlerin iç dünyalarına davetsiz bir şekilde adım atmamı sağladı. Bu yüzden, kitabın anlatımı ve konusu bir yana, bu başarılı kurgusu bile onu bir adım öne çıkartmaya yetiyor…

“Doktorlar, karına, ailene her yalan söylediğinde aynı endişeyi yaşarsın, bu ahlak meselesi değildir, bilmiyorum, belki daha çok fiziksel olabilir, gerçeği söylemek seni korkutur, aslında kandırılmış olarak ölmek seni daha da korkutur, yalanlar hayatımızı devam ettirmemiz için değil midir? Sen hayatına devam etmeyeceğin zaman, artık gereksiz olduklarını düşünürsün. Anlatabildim mi?”

Ama yalan söylemeyi sürdürür Mario. Oğlu Lito’ya, kendisinin ölmek üzere olduğunu söylemez. Onunla son bir yolculuğa çıkmak, oğluna mutlulukla hatırlayacağı son bir anı bırakmak ister. Bu yolculuk sadece onun Lito ile değil, genel olarak hayatla, geride bırakacakları ile veda yolculuğudur.

“Plastik masaya oturuyoruz. Meydanda yaşlı insanlar, çocuklar ve köpekler var. Terliyorum ama çok mutluyum. Babam öksürüyor.”

Lito 10 yaşında. Ne babasının ölüyor olduğunun, ne annesinin içinde olduğu ruhani depremin farkında. Elbette bir şeyler hissediyor, ama onları gerçekçi bir şekilde yorumlamaktan henüz uzak. O, daha dünyayı tanıma evresinde. Babasıyla çıkmış olduğu yolculuk onun için yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak demek. Aynı zamanda konsantre olduğunda hava durumunu değiştirebilme yeteneğini test edebilecek fırsatlar demek.

“Konuşurken, beni çıplak bir şekilde aynalı dolabın önüne dikti. Elleri ensesindeydi ve hala biraz terliydi. Aynada kendimi izlerken o da beni izledi. Bedenimin en nefret ettiğim kısımlarını inceledim. Göğüslerimin yamukluğu. Sezaryen izi. Kalçalarımdaki gevşeklik. Dizlerimin altındaki pis tümsek. Geniş baldırlar. Ayaklarımdaki geçmeyen nasırlar.”

Elena, kocasının gözlerinin önünde ölüyor olmasının ağırlığını sonuna kadar yaşıyor. Bu ağırlık, yoğun bir üzüntü ile nefret arasındaki geniş bir skalada ilerliyor. Kocası ve Lito’nun yolculukları, onun kendi bedenini yeniden keşfetmesini sağlayacak bir gelişmeye neden oluyor. Kendi cinselliğini, kadınlığını tekrar hissediyor, ama bu aynı zamanda onun kendini cezalandırma biçimi de.

Yalnız Konuşmalar bizi, birbirine paralel 3 farklı hayata gizlice tanıklık ettirerek, onların iç dünyalarını, kendi kendilerine yaptıkları konuşmaları, yaşamı nasıl algıladıklarını vurucu bir şekilde bize hissettiriyor.


Yalnız Konuşmalar, Andres Neuman, Çeviren Gökçegül Küçükkaya, Soyka Yayınevi, 2016, 158 sayfa


Paylaş