8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde bir kez daha haklarını aramak için sokaklara dökülecek kadınlar. Ellerinde mor bayrakları, bir de öldürülen kadınların resimleri olacak muhtemelen. Kadın cinayetleri en yakıcı sorun çünkü, üstelik yedi yılda yüzde 1400 arttı. İsimler değişti, nedenlerse aynıydı: “Namus”! Eşi tarafından öldürülen Sati Karatay bu istatistiklerden sadece biri. Onu ve sonrasını erkek kardeşi Ahmet Karatay anlatıyor.

Tokat Niksar doğumluyum, evliyim, üç çocuğum var. Adım Ahmet Karatay. Eşi tarafından öldürülen Sati’nin ağabeyiyim. Biz dört kardeştik, en büyükleri bendim, en küçüğümüzse Sati.

Aramızda 12 yaş vardı yani 70 doğumluydu. Hem en küçük hem de ailenin tek kızı olduğu için herkes onla ilgilenilir, onu severdi. Sevimliydi de. İyi bir çocukluğumuz oldu. Tokat’ta yaşıyorduk. Önce ben evlenip gittim evden, İstanbul’a taşınmamın üzerinden iki yıl geçmişti ki, Sati de evlendi. Dur hesaplayayım; öldürüldüğünde 39’undaydı, evliliklerinin 15. yılıydı, yani 24’ünde evlendi. Evlendiği adamın ailesini tanıyorduk. Babam, Hasan’ın büyük abisiyle tanıştı. Halam, onların köyünden biriyle evliydi. Sati’yi istediler. Babam, kardeşime “Aranızda büyük yaş farkı var ama evlenmek ister misin, verelim mi” diye sormuş. Sati de, “Erkek zaten kadından yaşlı olursa evine, ocağına daha sadık olur” demiş. Görüştüler, konuştular, evlendiler. Keşke istemeseydi Sati, keşke vermeseydik… Yanlış karar vermişiz o aileye vermekle… Ancak bilemezsin ki ne olacağını… Oldu işte…

Düğünü İstanbul’da yaptık. Anne ve babam, tek kızları yanlarından ayrılıyor diye çok üzüldü, diğer iki kardeşim çoktan İstanbul’a gelmişti zaten, bir Sati kalmıştı onların yanında. Sati’yi verdikleri için hem üzüldüler, hem sevindiler, zordu. Samandıra’ya yerleşti eşiyle, bir apartmanları vardı orada, gelinliğiyle oraya gitti, orada öldü…

On, on beş günde bir, en geç ayda bir ziyaretine giderdim. Telefonla görüşmelerimizi söylemiyorum bile. Ancak hiç yakınmadı bana. Olayın olduğu güne kadar sorunları olduğunu bilmiyorduk, iyi bir evlilikleri var, sanıyorduk. Büyük oğlu 15 yaşındaydı o zaman, küçüğü dokuz, onların da bir gerginlikten haberi yok. Eşi benzin istasyonunda pompacıydı, kardeşim de evlerinin yakınındaki bir lojistik şirketinin yemekhanesinde çalışıyordu. Aslında çalışmaya çocukları için başladı. Oğlu daha doğduğunda fıtıktı. Ameliyat olması gerekiyordu. Ancak eşi sigortasız çalışıyordu. Sati sigortalı bir iş bulup, çalışmaya başladı. 120 günü doldurunca da sigortadan yararlanıp oğlunu ameliyat ettirdi. Tutumlu, evini, ocağını seven biriydi. Çok da şefkatliydi. Kayınpederi yaşlılıktan hafızasını kaybedince hiçbir çocuğu bakmadı. Kardeşim sahip çıktı. Kendi babası gibi baktı, altını bile temizledi. Herkese karşı güler yüzlüydü. Evine misafir geldiğinde yedirip içirmeden yollamazdı. Oysa başına gelene bakın…

Katil, o gün yani 13 Şubat’ta Sati’yi kardeşinin oğlundan kıskanmış. Daha sonra duyduk. Tartışmışlar. Bunun arka planı var tabii. Samandıra’da 4-5 katlı bir apartmanları var bunların, üç kardeş ortak yaptırmışlar. Apartmanı ikişer daire olarak paylaşmışlar. Büyük abileri biraz üçkâğıtçıydı, işsiz olduğu için tapu kadostra işleriyle o ilgilenmiş, arsayı da kendi adına yazdırmış. Kardeşlerini binadan kaçırmak istiyordu. Sürekli iftiralar atıyordu. Hatta küçük kardeşinin eşi için de bir iftira çıkarmıştı, uzman çavuş olan bir akrabalarıyla ilişkisi var, diye. Kadın biraz dişli olduğundan olayı bastırmış, iftiradan kurtulmuş. Kardeşim sessiz, sakin, içine kapanıktı, onun yaptığını yapabilseydi keşke şimdi o da hayatta olurdu…

Oğlun eşime asılıyormuş diye, kardeşiyle de kavga etmiş Hasan. Büyük abileri Cemil’i, Hakkı’yı da çağırıp bir toplantı yapmışlar. Dedikleri o ki, sorunu çözmek için toplanmışlar, Hasan’a da “Eşin böyle bir şey yapmaz, için rahat olsun ama artık burada huzurunuz kalmadı, başka yere taşının” demişler. Olay böylece tatlıya bağlanmış, öyle söylediler. Yine de ben kardeşimin bir aile kararıyla öldürülmüş olabileceğini düşünüyorum, tabii bunu kanıtlayamam, kim itiraf eder ki bunu… Bu tartışma ve toplantı 13 Şubat 2009’da oluyor. Ertesi gün, 14 Şubat 2009’da işe gitmiyor Hasan, oğlunu da dershanesi olduğu halde kardeşiyle birlikte Maltepe’deki abisine yolluyor… O gün cumartesiydi. Ben cumartesileri bire kadar çalışırım, tam dükkânı kapayıp çıkmak üzereydim ki, telefonum çaldı. Açtım, Hasan. Şuursuzca konuşuyordu. “Abi böyle olmasını istemezdim. Sen de Tokatlısın” filan dedi. “Ne diyorsun Hasan, bir şey mi oldu” dedim. Kapattı. Şoktaydım, Sati’yı aradım, cebi kapalıydı. Evi aradım, açan yok. Hasan’ı aradım. “Sati’yi öldürdüm. Teslim olmaya karakola gidiyorum” dedi. “Niye yaptın” diye sordum, başka denecek bir şey bulamadığımdan. Öyle şeyler anlattı ki bana, Sati’yi yatakta bir adamla yakalamış da öldürmüş gibi. O yüzden eve varınca, jandarmaya kaç ceset var, diye sordum. Sadece kardeşin, dediler. Kardeşimi telle boğmuş. Hiçbir suçu yoktu kardeşimin, biliyorum. Zaten hiçbir insanın yaşam hakkı her ne sebeple olursa olsun elinden alınmamalı.

Çocuklara bir şey söyleyemedik, Sarıgazi Cemevi’nden kaldırdık cenazesini, cenazeye gelince öğrendiler. Şimdi büyüğü Maltepe’deki amcasında kalıyor, küçüğü de diğer amcasında. Çocuklarla görüşüyorum. Büyük oğlunun telefonu olduğundan onla sürekli telefonlaşıyoruz. Bir sorunları olmadığını söylüyorlar. Büyüğü şimdiye kadar bir kere gitmiş babasının yanına, öyle söyledi, “Kafama takılan bazı şeyler vardı, onun için gittim” dedi. Bir daha gitmeyecekmiş. Onlarla Sati’yi konuşmuyoruz. Açmıyorum lafını, yeniden her şeyi hatırlatmaktan korkuyorum. Cinayetten sonra Mor Çatı’nın yardımıyla psikoloğa götürdüm onları, çok faydası oldu, sağ olsunlar. Şimdi büyük lise ikiye gidiyor, küçüğü 6. sınıfa.

Allah kimsenin başına vermesin, çok kötü bir durum. Annem-babam yıkıldı. Kardeşimin hiçbir suçu olmadığına başından beri inandığım için işin peşini bırakmadım. Avukat tutup katilin cezasını çekmesini sağlamayı kafama koydum. Meğer ceza avukatı ücretleri ne kadar yüksekmiş, insan ihtiyacı olana kadar hiç bilmiyor bu işleri. Sonunda tanıdık vasıtasıyla bir avukata gittim, o da Mor Çatı’yı önerdi. O zamana kadar Mor Çatı’dan filan haberim yoktu tabii. Aradım, sağ olsunlar avukat sağlayarak, her mahkemeye katılarak destek oldular bütün bu süreç boyunca. Tahrik indirimi diye bir şey olduğunu da bu süreçte öğrendim. Bir insanı öldürüp 7-8 yılda çıkılabiliyormuş meğer. Üstelik çoğu kadın cinayeti böyle sonuçlanıyormuş, sanırım bu, -neydi adı, unuttum şimdi, hah, evet- Güldünya’nın davasında uygulanmamış. Bir de kardeşimin davasında uygulanmadı. Tek tesellimiz, katilin gerekli cezayı alması oldu. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdiler, daha önce cezası olmadığı için müebbete indirildi. Sonuç şimdi temyizde, umarız oradan gelecek karar da bizi hayal kırıklığına uğratmaz. Af konuşmaları yüzünden de endişeleniyoruz biraz. Devlet kendisine karşı olan suçları, siyasi suçları affetsin, affedecekse. Tecavüzcüleri, katilleri değil. Benim kardeşimin katilini affetmek neden devlete kalsın ki hem…

O katil herkesi mahvetti, kendi hapiste, çocukları perişan, kardeşim toprakta…

Boşansaydı kardeşimden, dünyada boşanan tek eş onlar olmayacaktı ya. Ben bakardım kardeşime. Kanun diye bir şey var bu ülkede, nasıl bir cahilliktir bu, niye öldürdü kardeşimi?

Paylaş