“Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında

Belki de yitirilmiş, yok bakacak bir yeri

Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri[1]

Sineğin üstüne kapatılan bardak…

Sırça fanus…

Nasıl anlatılır ki Sırça Fanus? Sinek bardağın içinde dehşetli bir umutsuzlukla kaçış noktası arıyor. Sırça fanus, içine dolup taşan umutların çıkışsızlığında kendi içine kapanıyor.

Ve önüne serilen seçeneklerin arasında sıkışıp kalmış bir genç kadın duruyor karşımızda… Dokunduğu her seçenekle, kurduğu her hayalle etinden bir parçayı yitiren bir kadın… Sonunda dokunuşları arzusunu ve duyarlılığını yitiren Esther… Kim olduğunu bilmeyen, keşfedemeyen bir kadın…

Çılgın bir parti kızı mı olmalı Esther? Belki güçlü ve etkili bir dergi editörü? Kaçınılmazlıkla başarılı bir yazar, özgür bir kadın? Belki de evinin fedakâr kadını, çocuklarının bahtiyar annesi?

Oysa hiçbir hayal gerçeklikle temas halinde değildir. Hepsine, her olasılığa bir yerden dokunur Esther, her yerden incinir. Gençliğin o coşkulu enerjisi gitgide kapana kısılır. Gitgide öfkeye döner yaşam sevinci – tam da umutların sırça fanusa tıkılıp ekşidiği yerde. Dokunmanın inceliği aşınmıştır; dokunuş ve yaşam anlamını yitirmiştir artık.

“Çünkü nerede olursam olayım – bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta – hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.”

Kültür Mafyası

Elde pek bir şey kalmamıştır; insan sırça fanustan ancak kendini parçalayarak çıkabilir – hele artık bir olmuşsa yaşamını ve umudunu boğan fanusla.

Ziyan olmuş yaşam sevinciyle saplantılı ölüm arzusu bir madalyonun iki yüzü gibidir: Yaşamı her zerresiyle ister Esther. Hiçbir zaman yetinemeyecek, daha fazla isteyemeyecek kadar ister. Ölüme döner yüzünü; en derindeki ölümü, en derin olan ölümü ister her zerresiyle bu kez.

“Ama iş bunu yapmaya gelince, bileğimin derisi gözüme öylesine beyaz ve savunmasız göründü ki bir türlü yapamadım. Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.”

Yolunu bulamayan, kendine boğulup kirlenen yaşam arzusu yerini ölümün kesinliğinden ve duyarsızlığından beslenen bir benlik arayışına bırakır. Yitirmek için bulunacak bir benlik olacaktır bu. Ama yine de olacaktır; şimdi var oluşun tek iması ölüme saklanmıştır.

 “Geriye dönmeye gücüm kalmayana kadar açılmayı düşünüyordum. Yüzmeye devam ettikçe kalbimin atışları boğuk bir motor sesi gibi kulaklarımda uğulduyordu.

Ben ben ben ben ben…”

sirca_fanus_sylvia_plath

Ölüm de ses vermeyince ben’e, Esther için esaslı bir yüzleşme süreci başlar. Ne yaşam ne ölüm dindirebilmişse kaynaksız ve çıkışsız bu sancıyı, delilik geçmişse dümene, fanusa geri dönmektir elde kalan seçenek. Fanustan bakmak dünyaya – artık kanıksanmış bir yoksunlukla.

“Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.”

Ne yaşam ne ölüm; ne rüya ne delilik… Ne bardağın aşılmaz zalimliği ne fanusun dayanılmaz basıncı… Ne unutkanlık ne suskunluk… Bir bütünlüğün fısıltısı çalınır kulağına en sonunda; içinde gizli kalmış, ürkek bir ben’e dokunur Esther.

İster umut deyin buna, ister bulanık bir kapanış cümlesi.

“Belki de unutkanlık, kar gibi her şeyi örtüp susturmalıydı. Ama onlar artık benim bir parçamdı. Benim manzaramdı.”

 

[1] Edip Cansever, “Umutsuzlar Parkı” şiirinden.


Sırça Fanus, Sylvia Plath, Çeviren, Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2. Basım, Aralık 2013, İstanbul


 

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş