Ece Temelkuran’ın ilk romanı olan Muz Sesleri, başarılı bir reklam çalışmasıyla kitabevlerindeki raflarda yerini aldı. Duvar yazılamalarıyla dikkatleri çeken kitabı, Ece Temelkuran’ın sadık bir okuru olarak, çıkar çıkmaz aldım ve büyük bir merakla okudum. Belki de en son söylenebilecek olan şeyi, en baştan söyleyeyim: “Muz Sesleri”ni biraz dağınık bulmakla beraber, bu dağınıklığın, romanda anlatılan hikaye ile uyum içerisinde olduğunu düşünüyorum.

Yani biçim ile içerik uyumlu ama, bu uyumluluk hali, kitabın rahat bir şekilde okunup anlaşılabilirliğini olumsuz yönde etkiliyor. Halihazırda dağınık bir hikayeyi, çok karakterli bir hikayeyi, yine dağınık bir olay örgüsü ile aktarmak, okuyucu açısından biraz zorlayıcı olmuş. Ama bunun bir ilk roman olduğu düşünülürse, başarılı bir başlangıç olduğu söylenebilir.

Muz Sesleri’nde birbirine paralel iki hikaye anlatılıyor temel olarak: Filipinler’den Beyrut’a gelip hizmetçilik yapmakta olan Filipina ile Oxford’da Ortadoğu üzerine bir tez çalışması yürüten Deniz’in hikayeleri. Filipina etnik kökenlerine göre insanların birbirinden ayrıldığı Beyrut’tun, diğer bölgelere göre kozmopolit sayılabilecek bir mahallesinde hizmetçilik yapıyor. Filipina’nın çalıştığı evin sahibi Zeynab Hanım, her sabah oturdukları apartmanın önündeki ağacın dalına ekmek astırıyor, ihtiyacı olanlar alsın diye. Ekmekleri doğrudan birine vermek yerine, yoksulların gururlarını hesaba katarak böyle bir uygulamaya giden Zeynab Hanım’ın ekmeklerini astığı yer “ekmek ağacı” olarak anılıyor çevrede.

muz sesleri ece temelkuran

Zeynab Hanım’ın eşi Hadi Bey sık sık kayboluyor Beyrut’ta. Hafızası gidip gelen Hadi Bey, savaşta yitirdiği oğlunu arıyor sokaklarda. Onun dışında aynı apartmanda oturan Filistinli Nasır, taksicilik yapıyor eski Mercedes’i ile Beyrut sokaklarında, karısı Ayşe’nin kız kardeşi ise El Kaide’ye katılmak istiyor. Çocuklara bir nebze yaşanan acıları unutturabilmek için palyaçoluk yapan Setanik de Hizbullah’a katılmak istiyor. Daha fazlasını yapmak istiyor çünkü. Hizbullah için güldürmek istiyor. Eski Suriye istihbaratçısı kapıcı Marwan, sürekli kadınlarla yatan Jan, Setanik’in sevgilisi Sünni Wissam ve diğerlerinin, her birinin içleri parçalayan acı hikayeleri anlatılıyor satır aralarında.

Hizmetçi Filipina’nın babası Doktor Hamza’nın kızı için yazdığı mektupları okuyoruz ilerleyen sayfalarda. Bir mülteci kampında çalışan Hamza’nın, aynı Filipina gibi Filipinler’den gelerek Beyrut’ta hizmetçilik yapan annesi ile nasıl tanıştığını, birbirlerini nasıl sevdiklerini öğreniyoruz. Görüyoruz ki Beyrut sadece kader kelimesi ile açıklanamaz, acılarla yaşayabilmeyi öğrenmesi gerekenler için Beyrut bir çekim merkezi adeta.

Kitapta anlatılan diğer hikaye, yani Deniz’in hikayesi de paralel bir kurguyla kitapta karşımıza çıkıyor. Deniz, nişanlısından olan çocuğunu aldırıyor ve bu olay onun bir süredir yaşamakta olduğu sıkıntılar için bardağı taşıran son damla oluyor. Hayatını ve çevresini sorgulayan Deniz ilk olarak içinde bulunduğu akademik çalışma ortamı ile hesaplaşıyor. Çalışmakta olduğu Ortadoğu tezi ile ilgili, hem bulunduğu kürsüde, hem arkadaş çevresinde, hem de katıldığı panellerde anlatılanlardan, konuşulanlardan rahatsız oluyor. Zaten bir süredir bitiremiyor tezini, derleyip toparlayamıyor, onun rahatsızlığı tezine de yansıyor. Nişanlısından da ayrılan Deniz, ani bir kararla Paris’e gidiyor. Deniz burada Ziad’la, yani Muz Sesleri isimli bir kitap yazmakta olan Beyrut’lu aşkı ile tanışıyor. Muz Sesleri ismi de, Marwan’ın Filipina’yı götürmeyi vaat ettiği muz tarlalarında, muzların birbirinden ayrılma sürecinde çıkarttıkları seslerden geliyor.

ECE TEMELKURAN

Bu farklı karakterlerin hikayeleri, birbirine paralel bir biçimde kitapta verilirken, ister istemez bir bütünlüklü tablo çizmekte zorlanılıyor. İlerleyen kısımlarda, hikayelerin kesişme noktası olan Beyrut’a gelindiğinde belki taşlar yerine oturuyor, ama oraya gelene kadar pür dikkat sayfalara konsantre olmak gerekiyor.

Bu haliyle Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri isimli romanı, aşk teması çerçevesinde ilerliyor belki ama, klasik bir aşk romanı formatından çok farklı bir yapıya sahip. Öncelikle kitap okuma eyleminin, bir rahatlama, ya da boş zaman geçirme uğraşı olmasının ötesinde bir faaliyet olduğunu anımsatıyor okuyucuya. Kendinizi kaptırıp, hikayenin içinde kaybolamıyorsunuz. Her sayfada okuyucunun zihni, açık, algısı sağlam olmalı. Ufak bir rahatlamaya bile müsaade etmiyor roman.

Yalnız bu biçimi itibariyle değil, aşka yaklaşım biçimi ile de diğer aşk romanlarından ayrılıyor. Aşkı bir iç savaş olarak tanımlayan Temelkuran, bu sözüyle, hikayesinin geçtiği Beyrut’a bir gönderme yapıyor. Beyrut’lular için, Doğu’lular için, Beyrut yaşayan bir karakter, aşkın ta kendisi, aşkın cisimleşmiş hali. Beyrut, acının gündelik bir hissiyat olduğu, tam da bu nedenle acıya karşı dayanıklılığın had safhada olduğu bir kent.

Muz Sesleri aşka, yaşadığımız coğrafyaya dair, hafife alınmayacak bir roman. Ece Temelkuran’ın bundan sonraki romanlarını dört gözle bekliyorum.

Paylaş