Murathan Mungan‘ın edebiyat tarihimizin farklı dönemlerinden derlediği öykülerle oluşan iki tematik kitap aynı anda Metis Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı: Tren Geçti ve Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri.

Vapur ve tren odaklı öykülerden oluşan bu iki kitap Oğuz Atay’dan Tomris Uyar’a, Sait Faik’ten Yalçın Tosun’a birçok öykü yazarını bir araya getiriyor.

tren geçti – tadımlık

Vagonlar – Murathan Mungan

Söze başlarken öncelikle trenlerin tarih sahnesine çıkışı konusunda kısa bir tur yapmak isterim: Kaynaklara göre ilk demiryolu İngiltere’de Newcastle bölgesindeki madenlerden çıkarılan kömürün Tyne nehri kıyısına indirilmesi için inşa edilmiş. Vagonları çeken atlar zamanla yerini buharlı lokomotiflere bırakacak; başlangıçta yalnızca kömür taşıyan vagonlara da sonradan insan, hayvan ve yük taşıyan vagonlar eklenecektir. Bazı iktisat tarihçileri, zaman içinde teknik donanımları güçlendirilen tren taşımacılığının İngiliz kolonyalizasyonunun yapılaşmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu dillendirir. Sanayi devriminin itici gücü ve öncüsü hızla gelişmekte olan dokumacılık ve tekstil endüstrisidir; gerek hammaddelerin endüstri kaynaklarına taşınması, gerek işlenmiş ürünlerin ülkeye ve dünyaya dağılması için daha hızlı araçlar gerekmektedir.

Başlangıçta, Britanya’nın kendisine yeni çıkar alanları yaratmaya, yeni pazarlar açmaya, Uzakdoğu’ya bağlanan yolların başını tutmaya çalıştığı, bu uğurda Almanya, Fransa, Avusturya’yla açık biçimde ya da örtülü entrikalarla kapıştığı kolonyalist bir yarış söz konusudur ve trenler artık, modern zamanları haber veren buharlı makinelere geçiş çağının temel imgelerinden biri haline gelmiştir. Giderek gündelik hayata dahil olan trenler ve onunla yapılan yolculuklar yavaş yavaş kendi mitolojisini de yaratmaya başlamıştır.

Osmanlı topraklarına demiryolları döşenmesi düşüncesi, başından itibaren kapitalist ülkelerin iştahını kabartmış, yayılmacı heveslerini beslemiş. Tren taşımacılığının Avrupa ve ABD’de iyiden iyiye tarih sahnesine çıktığı dönemde Sultan Abdülaziz, Osmanlı modernizminin bir gereği olarak demiryolunun önemine gönülden inanmış, demiryolu döşemeyi bir devlet politikası olarak benimsemiş, bu konuda kayda değer kararlar vermiş. II. Abdülhamid ise panislamist siyasi yönelimi gereği demiryollarının Ortadoğu’ya açılmasını, özellikle Bağdat’a, Hicaz’a bağlanmasını istemiş. 1882’de kurulan “Düyun-u Umumiye İdaresi”nin yönettiği Osmanlı maliyesinin borçları ve savaşlar nedeniyle, yapımına kalkışılan demiryollarının döşenmesi zaman zaman kesintiye uğramış, bazıları ise tamamlanamadan öylece kalmış.

Ülkemizde demiryolunun ilk yolculuğu, 1856’da İzmir-Aydın arasına döşenen raylarla başladığı; Paris’ten kalkan ilk “Orient Express”in (Şark Ekspresi) 12 Ağustos 1882’de Sirkeci Garı’na girdiği söylenir. Cumhuriyet’in onuncu yılı için bestelenen marşta, “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye belirtildiği gibi, demiryolları aynı zamanda bir Cumhuriyet projesi, ciddi bir devlet politikası haline gelir. Pek çokları gibi ben de coğrafi özellikleri ve geometrik düzlemde dikdörtgene benzer yapısıyla yurdumuza en uygun ulaşım yolunun demiryolu olduğuna inanırım. Ülkemizde demiryollarının yeni teknolojik gelişmelerle güçlendirilmesi, yaygınlaştırılması gerekirken, özellikle Menderes döneminde Marshall yardımını içeren paketlerle “Amerikanize” olmaya heveslendirilen Türkiye hızla karayoluna, otomobil konforuna geçti. 1930’larda başlayan lastik tekerlekli araçlara ilişkin teknolojide kaydedilen gelişmeler de bu hevesi besledi. Ülkeyi yönetenler, uluslararası sermayenin yönlendirmesi ve belirlemesiyle, ulaşımda demiryolundan vazgeçip karayolunu yeğlediği anda, insanlar da bir anlamda ayrıcalıklı olmayı yeğledi, cebi para görenler “hususi arabasıyla” herkesi geride bırakarak yol almayı seçti. Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası bu anlamda yeniden güncellendi. Petrolü olmayan, otomotiv sanayi kurulmamış ülke, dünyanın petrol ve otomotiv patronlarına, her geçen yıl kayıpları katlanarak günümüze kadar gelen trafik kazalarına bütünüyle teslim oldu. Bilindiği gibi, 1900’lerin başında Almanların Bağdat demiryolu projesi ülkemiz tarihinin önemli konularından biridir. O günün şartlarında Alman emperyalizminin kıskacından kaçanların daha sonra Amerikan emperyalizmine teslim oluşu, ulaşım tarihimizin yol ağzı sayılır bir bakıma. Bazı yazarlarımız eserlerinde, ülkenin dört bir yanının demirağlarla örülmesinin arkasındaki çıkar oyunlarına değinmiş, “demiryolları imtiyazlarının paylaşımına” işaret düşmüşlerdir. Sonrasındaysa bu kez de karayollarına yapılan yatırımların demiryollarının gelişmesini nasıl önlediğine, iç ve dış güçlerin buna ilişkin entrikalarına değinmişlerdir.

Yurda girişinden itibaren bu topraklardaki macerası çeşitli dönemlerde uygulanan politikalar sonucu yara almış olsa da, Anadolu’yu bir uçtan bir uca kateden, Istanbul’un uzak semtlerini birbirine bağlayan tren rayları önce kişisel hatıraların, ardından öykülerin, romanların da içine döşenmeye başlamıştır…

Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri – tadımlık

Dalgalar – Murathan Mungan

Dünyanın sözlü ve yazılı anlatı tarihinde çeşitli deniz yolculuklarını, gemiler, kadırgalar, kalyonlarla alınan yolları, fırtınalı denizlerde yaşananları, her çeşit güçlüğe kahramanca göğüs geren deniz insanlarını anlatan hikâyelerin başlangıç tarihini ne kadar geriye götürebiliriz? İlk ağızda Nuh’un Gemisi, Yunus peygamberin hikâyesi, Odysseus’un yolculuğu, tekinsiz kuzey denizlerini anlatan İskandinav destanları, denizkızı efsaneleri işaretlenebilir elbet. Dünyanın dört bucağından toplanan define sandıklarındaki korsan maceralarından ıssız adaya düşenlerin güçlüklerle dolu hayatta kalma mücadelelerini anlatan hikâyelere kadar hepsine yeniden bakılabilir. Bu konudaki zihinsel yolculuğumuz geçmişten günümüze su üstünde epey bir çalkalandıktan sonra modern çağın dev yolcu gemilerine, transatlantik yolculuklarına gelebilir. Robinson Crusoe’dan Moby Dick’in Ahab’ına, Dr. Moreau’nun Adası’nın Prendick’ine varana dek edebiyatın ömrü uzun sayfalarında yaşayan nice kahramanın adı anılabilir. Joseph Conrad’dan Yukio Mishima’ya William Golding’den Ernest Hemingway’e, August Strindberg’den henüz on sekiz yaşındayken hiç deniz görmeden “Sarhoş Gemi” gibi bir şiir yazmış Rimbaud’ya varasıya nice yazarı, şairi de eklemek gerekecektir uzayıp giden bu listeye.

Üç tarafı denizlerle çevrili zengin, önemli bir kara parçasını yurt tuttuğumuz halde, denizcilik ve balıkçılıkta dünya ölçeğinde bir önem taşıdığımız, hatırı sayılır bir başarıya sahip olduğumuz söylenebilir mi? Ya da buna bağlı olarak edebiyat tarihimizde bu malzemeye ilişkin zengin bir anlatı geleneğinden, malzeme ve kaynak çeşitliliğinden söz edilebilir mi? Bu durum daha çok gündelik hayatta denizi ne kadar kullandığımızla ilgilidir elbet. Yahut tersinden soracak olursak, biraz da burnumuzun dibindeki denize sırtımızı dönerek yaşamamızla ilgili değil midir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa ve amiral Turgut Reis, Uluç Reis gibi kazandıkları zaferlerle Akdeniz’i bir “Türk gölü” haline getiren tarihi kişilerden yola çıkıp, “taşbaskısı halk hikâyeleri” tarzında kaleme alınan, tarihi gerçeklerden çok hayal gücüne, efsaneleştirilmiş olaylara, rivayetlere yaslanan anonim risaleleri ve daha sonraları bu “form” un Feridun Fazıl Tülbentçi (Turgut Reis, 1958), M. Turhan Tan (Hint Denizlerinde Türkler, 1939) gibi yazarlar tarafından çoğu kez hamasi bir dil, şoven bir üslupla “popüler roman” kılığına sokulmuş örneklerini saymazsak, nereden yola çıkabiliriz? Edebiyat tarihimizde ilk kez bir “korsan karakterin” yer aldığı Ahmet Mithat Efendi’nin Hasan Mellah’ından (1874) başlayarak günümüze dek uzanan bir yelpazede, eserlerinde denize, deniz insanlarına en çok yer veren yazarlar arasında, yazdıklarının neredeyse tamamı denizlerde, kıyılarda, deniz insanları arasında geçen Halikarnas Balıkçısı başta olmak üzere, Zeyyat Selimoğlu, Yaman Koray, Cemil Kavukçu adlarını ilk ağızda sayabiliriz elbet. Bunların dışında Denizin Çağırışı (1943) romanı ve “Amasralı Gemiciler” adlı uzun öyküsüyle Kemal Bilbaşar, Denizin Kanı’yla (1968) Tarık Dursun K., Al Gözüm Seyreyle Salih’le (1976) Yaşar Kemal, tamamı bir gemide geçen Gemi’yle (2004) Aydın Arıt, öykülerden oluşan, hemen hepsi suyla ilişkilendirilmiş İçeriye Bakan Kim (2002) kitabıyla Mehmet Günsür ve “Denize Dair Hikâyat” üst başlığıyla yayımladığı Sarıkasnak (2006), Ruhisar (2014) romanlarıyla Vecdi Çıracıoğlu anılabilir. Yalnızca Amat (2005) romanıyla bile İhsan Oktay Anar listedeki yerini hak eder. Seyyid Mundi tarafından kaleme alınan Gazavat-ı Hayreddin Paşa adlı kitabın, edebiyat tarihimizin ilk otobiyografi denemesi olduğunu da bu kuşbakışı dökümün bir yerine iliştirmek isterim doğrusu. Bu konuya ilişkin hafıza kayıtlarını gözden geçirdikçe, elbet başka adlar da hatırlanacak ama gene de toplamda, yukarıda sözünü ettiğim deniz etrafında güçlü bir anlatı geleneği oluşturma düzeyine ulaşamamış olduğumuz gerçeği değişmeyecektir.

Çoklarınca bilindiği gibi, bizim edebiyatımız –tıpkı sinemamız gibi– uzun bir süre Istanbul merkezli olmuş, zaman zaman şehrin sınırlarının dışına çıksa da çoğunlukla Istanbul insanlarını, bu şehirde yaşananları konu edinmiştir…

 

turgay özçelik

Kültür Mafyası Genel Yayın Yönetmeni
turgay@kulturmafyasi.com
Paylaş