“Ahlak, hayatlarımızın nasıl olması gerektiğini söylerken, hayatlarımızın gerçekte nasıl olduğunu söyleme iddiasındadır (gerçi sık sık hayatımızı gerçekte olduğu gibi yaşamayı beceremediğimiz hissiyle baş başa kalırız.)”

Şubat ayında Metis’ten, Saliha Nilüfer’in enfes çevirisiyle çıkan Yasak Olmayan Hazlar, hazlar ve yasaklar arasında insan yaşamını ele alıyor. Bu bağlamda ahlak, özeleştiri, arzu, itaat ve değer biçme konularına eğilen Adam Phillips, son derece zengin bir metin inşa ederek, büyük bir okuma hazzı yaşatıyor – ki bu hazzın yasak olmayan hazlardan olduğunu rahatça söyleyebiliriz sanırım.

“Yasaklama arzuyu baskı altına alır. Bir şeyi tuhaf biçimde albenili hale getirir. Bizi itaatkâr yapar ama aynı zamanda bize hayaller kurdurur (sıklıkla da aynı esnada). Bir kurala sadık kalmanız için ona karşı gelmenin ne demek olacağını akılda tutmanız gerekir.”

arka kapak

Psikologlar ve psikanalistler genelde yasak hazlardan bahseder, onlar aracılığıyla insanın içdünyasını keşfetmeye çalışırlar. Yasaklar çoğunlukla arzuyu kamçıladığından, yasak hazlar hep öne çıkar, hep daha çok arzulanır. Peki ya yasak olmayan hazlar? Onların kıymetini biliyor muyuz, yoksa yasak olmadıkları için gözümüzdeki değerleri azalıyor mu?

“Bu kitap, yasak olmayan hazların yasak olanlara nazaran haz konusunda bize anlatacak daha fazla şeyleri olup olmadığını konu alıyor,” diyor Adam Phillips. “Bu doğru olsaydı, fazlasıyla ciddiye aldığımız onca şey ciddiyetini yitirirdi. Yasak olanın despotluğu bir şeyleri yasaklamasından değil, bize ne yapmak istediğimizi söylemesinden gelir — yasak olanı yapmak isteriz. Oysa yasak olmayan hiç emir vermez.”

İtaat, özeleştiri ve hayatın yaşamaya değer olup olmadığı gibi yakıcı meseleleri, yasak olan ve olmayan hazlar bağlamında ele alıyor Phillips. İtaatsizliğin yasak hazzının yanı sıra, itaatin yasak olmayan hazzı hakkında düşünmeye teşvik ediyor bizi. Özeleştirinin sık sık insanın kendini haksız yere mahkûm etmesi anlamına geldiğini, oysa acımasız özeleştirinin ta kendisinin bir haz, yasak olmayan bir haz olabildiğini söylüyor. Ve şunu soruyor hepimize: “Hayat katlanılmaz mıdır yoksa ondan keyif almak bize yasaklanmış mıdır? Ve şayet hayat aynı zamanda yasak bir hazsa, onu kim ve neden yasaklamıştır?”

tadımlık

Oscar Wilde o meşhur sözünde, “Sosyalizmin sorunu çok fazla şeyi çözmeye soyunmasıdır,” derken bize şunu hatırlatıyordu: En fazla önemsediğimiz şeylerden daha fazla önemsediğimiz şeyler daima olabilir ve hatta bir konuyu ne denli önemsersek önemseyelim, yapmak isteyeceğimiz başka şeyler daima çıkacaktır. Yani sosyalizmin kaçınılmaz olarak ürkütücü bir tarafı vardır; bizden fazlaca fedakârlık bekleyebilir. Tıpkı diğer bağlılıklarımız gibi, çok şeyi dışarıda bırakır ve reddeder. Kendimize hangi konuda izin verirsek başka bir konuda yasak koymuş oluruz. Kendimize dair bütün ideallerimiz -bütün amaçlarımız, hırslarımız ve inançlarımız- doğası gereği sınırlayıcıdır. Amaçları da budur zaten. Gelgelelim Wilde açısından, bu alabildiğine sıradan gerçekte -her şeyi yapmanın, her şeye inanmanın, herkesi sevip arzulamanın mümkün olmadığı gerçeğinde- rahatsız edici ve absürd bir seçici aymazlık vardır. Gerekli feragatlerde bulunmaya biraz fazla hevesli olabiliriz; bir şeylerden vazgeçmek hoşumuza gidebilir. Hatta bir şeyi yapma nedenimiz, sırf onu yapmak uğruna vazgeçmek zorunda kaldığımız şeyler bile olabilir.

Bir şeyin mümkün olması -ya da Wilde’in ima ettiği gibi, öyle görünmesi- başka bir sürü şeyi imkânsız, hatta düşünülmez, akıl almaz kılar. Yine de dışarıda bırakmaya ikna edildiğimiz bazı kişi ve şeyler tuhaf biçimde yoklar durur bizi. Bir şeyi yasaklamak onu unutulmaz hale getirir (çocuklar sağa sola bakmadan karşıdan karşıya geçmemelidir; yetişkinler aklını fikrini seksle bozmamalıdır, en azından yanlış türde seksle). En iyi ve en kötü ihtimalle yasaklamak dikkatleri zorla bir şeye yöneltmek ve ilgi gösterilmesini güvence altına almaktır. Bir şeylerin akla musallat olmasını sağlamaktır. İçimizde bir yerde, yasaklanan şeyin, kendimize yasakladığımız şeyin daima farkında olmak zorundayızdır; bu yasak şeyleri yapmayı ise kontrolden çıkmak diye açıklama eğilimi gösteririz; gerçi yasak olmayan şeyleri yaparken kontrollü olduğumuz anlamına gelmez bu. Aslında kontrollü olma fikrini yaratmamızın tek nedeni yasaklı şeyler yaratmış olmamızdır. Hazza dair deneyimlerimiz ve fikirlerimiz kontrolle ilişkilendirildiğinden bulanıklaşmıştır. Dolayısıyla yasak olmayan hazlardan söz ederken artık kontrol, disiplin ve ceza diline ihtiyaç duymadığımızı belirtmek gerek. Bu belli başlı kelimeleri unutabiliriz. “Sanatçı Olarak Eleştirmen” (1891) başlıklı yazısında, “[İnsanlara] bilgileri nasıl hatırlayacaklarını öğretiyoruz ama nasıl büyüyecekleri konusunda asla yol göstermiyoruz,”1 diye yazarken Wilde’ın sözünü ettiği şey de buydu. İnsanlara nasıl büyüyeceklerini öğretemeyebiliriz, ama büyümek için mutlaka unutmanız gereken şeyler vardır.

Kuşkusuz sosyalizmin sosyalliğe müdahale ettiğini öne sürer Wilde. Ve bağlılığı, kanıları, güçlü inancı -ve Wilde’ın savunacağı üzere ahlaki değerleri ve amaçları- zihinlerimizi daraltmak (ve büyümemizi engellemek) için kullanabileceğimizi ima eder. Sanki daima hazlarımızın çeşitliliğini unutmaya, geleneksel asayişin hizmetinde hedonizmimizi basitleştirmeye (ve steril kılmaya) yönelik bir ayartı ya da arzu mevcutmuş gibi; ne de olsa hazların unutulması hazdan feragatin alabileceği biçimlerden biridir (psikanalistlerce adı konan biçimi). Sanki daima kendi kendimize yasalar koyarız ve bu yasalar zorla dikkatimizi üzerlerine toplar (bize nereye bakıp bakmamak gerektiğini, neye kulak verip vermemek gerektiğini söyler). Wilde, bize hazlarımız hariç her şeyi anımsamanın öğretildiğini ima eder. Sanat da burada devreye girer: “Sanat tamamıyla ahlaka aykırıdır,” der Wilde, dolayısıyla gerçek hazlarımızı geri aldığımız yer de sanattır; ahlakın bizi feragat etmeye zorladığı ne varsa geri alırız. Wilde’ın “hiçbir konumu nihai görmemek” diye adlandırdığı durum, yasaklayıcıları çok da ciddiye almamak yani onları kendi koydukları şartlara göre ele almamak anlamına gelir. Ahlak ve görgü kurallarındaki gözle görülür değişimler -kişisel ve kültürel tarihte önemli değişimlerin olduğu dönemler- daha önce yasaklanmış arzuların yeniden tanımlanmasını beraberinde getirmiştir daima. Yasaklanmış olan öyle ya da böyle daha az yasak olur, hatta yasak olmaktan çıkar ve dolayısıyla farklı bir haz türü sağlar (bir zamanlar yasak olan şeylerin çeşitli yollarla zevkine varmakta özgür oluruz: Kathleen Stewart’ın Ordinary Effects [Sıradan Etkiler] kitabında yeni bir “potansiyel bağlantılar ağı” dediği şeyin içine salıveriliriz). Kimi yasak hazlarsa yine öyle kalır, yasak olarak, çünkü hayatlarımız aksi takdirde çekilmez olacaktır. Ancak Wilde, gayri ahlaki olanı aramamız gerektiğini öne sürer, o konuda ne hissedip ne düşündüğümüzü görmek için bunu yapmamız gerekir ve sanat da burada devreye girer. Gerçek zevkimizin nerede yattığı ve bunun nedeni hakkında düşünüp konuşabilmemiz gerekir. Zevk almamız gereken şeyin yerine zevk aldığımız şeyi koyup koyamayacağımızı öğrenmemiz gerekir.

Wilde yasak hazlar konusunun bizi neden bu kadar etkilediğini, bunu neden bu kadar ciddiye aldığımızı sorguluyordu; başka bir deyişle, neden ahlak karşısında sinmeyi, haz karşısında kıvranmayı ve feragatlerimizin sonuçlarına seve seve katlanmayı isteyebildiğimizi merak ediyordu. “Estetik, etik kurallarının üstündedir. … Renk algısı bile bireyin gelişiminde doğruyu ve yanlışı ayırt etme yeteneğinden daha önemlidir,”2 düsturuna inanıp buna göre yaşasaydık, hayatlarımızın daha iyi olacağı kanısındaydı Wilde. Estetiği etiğe tercih etmiş olsaydık, örneğin öngörülemez sonuçlarla dolu bir dünyada ya da Bernard Williams’ın tabiriyle “ahlaki şans” dünyasında yaşamanın tadına varabilirdik. Wilde’ ın imasına göre etik, geleceğe dair kehanette bulunur, oysa estetiğin buna ihtiyacı yoktur; etik buyurgandır, nedenlerle sonuçları saptamak ister. Geleceği tahmin etmeye yeltenir. Ahlak, hayatlarımızın nasıl olması gerektiğini söylerken, hayatlarımızın gerçekte nasıl olduğunu söyleme iddiasındadır (gerçi sık sık hayatımızı gerçekte olduğu gibi yaşamayı beceremediğimiz hissiyle baş başa kalırız). Wilde’ın kahramanları, yasaklanmış olanı daha az ürkütücü görürsek hayatlarımızın nasıl olacağını hayal etmemizi ister bizden: Yasak haz fikrini, bizi düşünmekten (ya da konuşmaktan) alıkoyan bir engel gibi değil de birlikte düşünebileceğimiz bir araç gibi kullanırsak ne olur? Wilde’ın sabık estetik kahramanlarından Walter Pater’ın 1866’da Coleridge hakkında yazdığı makalesini ciddiye alacak olsak hayatlarımız nasıl olurdu? “Soyut ve katı ahlaki fikirler hayatımızın zarif ve karmaşık yapısının daha eksiksiz bir değerlendirmesi karşısında boyun eğiyor.” Burada kastedilen, (modern) hayatlarımızın inceliği ve karmaşıklığının katı ve soyut ahlaki sistemlere uymadığıdır.

19. yüzyılın sonlarında İngiltere’de Estetik Hareket olarak tanınan hareketi -kabaca Pater ve Wilde’ın eserlerinden ve bu iki yazarın John Henry Newman ve Matthew Arnold’ın eserlerini ve kendilerinden önceki Romantizmi yeniden ele almalarından ibaretti- başka şeylerin yanı sıra kendilerine miras kalan kelime dağarcığını değiştirme girişimi olarak görebiliriz; bir kurala sadık kalarak ne yaptığımızı ve ne yapmadığımızı tanımlamak için yeni bir yol arayışıydı bu (sanki neyi devralacağımıza ve bu mirasla ne yapacağımıza kendimiz karar verebilirmişiz gibi – ki bu durumda devralınan miras ahlaki kelime dağarcığı, kurallar ve töreler ve bunların bizim adımıza konuşurken bizim için öngördüğü hayat tarzlarıdır). Hebrew and Hellene in Victorian England (Viktorya Dönemi İngilteresinde Helenik ve İbrani İzler) adlı kitabında David DeLaura şöyle der: “Estetik Hareket, Arnold’ın tabiriyle ‘kurumlar, yerleşik olgular, doğru kabul edilen dogmalar, alışkanlıklar ve kurallardan’ ibaret devralınmış devasa sistemin, modern hayatın gereklerine yanıt vermekte başarısız kaldığını giderek daha çok fark eden bir topluma doyurucu bir hayat sunmak üzere ortaya çıkmış ciddi ve saygın bir girişimdi.” Arnold’ın “Demokrasi” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, “kendi hayatlarının ve etkinliklerinin daha canlı bir anlama kavuşması” adına, son dönem Viktoryenlerin başlattığı bir girişimdi bu. “İyi” ve “kötü” (ya da “kutsal”) yerine “güzel,” “keyifli”, “canlandırıcı” kelimelerini kullanırsak -Wilde diğer 19. yüzyıl adayları olan “yararlı” ya da “kârlı” kelimelerini kullanmayı önermez- hayatlarımız ne yönde değişirdi? Bir kez yeniden tanımlamanın gücü kabul edilmeyegörsün, “doğru”, “hakiki”, “kutsal” gibi kelimeler -ve elbette “yasak”- ilk zayiler olurdu. Geleneksel mutlakları, gelenekleri değiştirerek değiştirirsiniz. Bunu başka şekilde, daha az ciddi, daha gündelik ve pragmatik bir dilde söylersek: Belli başlı kelimeleri unutun, onların yerine daha az aşina olduklarınızı kullanın ve neler olduğuna bir bakın. Pater’ın söylediği gibi alışkanlık başarısızlığın bir biçimiyse, yeni alışkanlıkları, farklı konuşma biçimlerini denememiz gerek.

Paylaş