Çözülmesi gereken bir cinayet var, ama bu kez bir dedektif, komiser ya da müfettiş değil cinayeti araştıran, bu kez bir sokak müzisyeni ile ip uçlarının peşine düşüyoruz. Polisiye türünün son zamanlarda çıkan en iyi, özgün ve anlamlı örneklerinden biri olan Siyah Bira‘nın yazarı Vassilis Danellis‘e kitabı, İstanbul, polisiye, Gezi Direnişi gibi birçok konuda sorular sorduk ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

siyah_bira

Bildiğimiz kadarıyla İstanbul’da yaşıyorsunuz. Sizi Yunanistan’dan Türkiye’ye getiren öykünüzü öğrenebilir miyiz?

2009’dan bu yana eşimle birlikte İstanbul’da yaşıyorum, kendisi Türk’tür. İstanbul’a ilk kez 2003’te geldim ve bir anda âşık oldum. Tarihi, kültürel mirası, karmaşıklığı, çeşitliliği, hatta kaosu, İstanbul’u eşsiz ve çok çekici bir yer kılıyor. Son on yılda gerçekleşen büyük dönüşümüne tanık oldum; büyük binalar ve gökdelenlere pek düşkün olmadığımdan bu bana rahatsızlık veriyorsa da şehrin eşsiz güzelliği beni hâlâ büyülüyor: Yüzyıllara dayanan bir tarihi olan mütevazı mahalleler ve en umulmadık köşelere saklanmış mimari cevherleri beni hâlâ her seferinde büyülüyor. Ve elbette Boğaz! Bir şey beni çok etkiliyor, ne zaman köprüden geçsem, kafasını çevirip boğazın büyüleyici sularına bakan tek kişi ben oluyorum. Son yedi yıl boyunca İstanbulluların birçok alışkanlığına uyum sağladım ama Avrupa’dan Asya’ya – ya da tersi yönde – geçtiğim sürece, her zaman ilk defa Boğaz’ı gören şaşkın bir turist olarak kalacağım.

Yazmak bu öykünün neresinde, nasıl yer alıyor?

Siyah Bira’yı İstanbul’a geldiğimde yazdım. Atina ve onun karanlık güzelliği hakkında bir roman bu; sanırım mesafe bunu farklı bir açıdan “görmemi” sağladı. Tüm romanlarım kimlik, bakış açısı ve çeşitlilik hakkındadır. Yurtdışında yaşamak bu konular üstüne hayli düşünmemi sağladı. Her zaman kenarda, dışarıda kalan kişi olmak – Hem Yunanistan’da hem Türkiye’de – çok faydalı bir deneyim, bunu yazarlık uğraşımda kullanmaya çalışıyorum.

Kitabınızın arka kapağında da belirtildiği gibi, Siyah Bira’daki sosyo-politik altyapıya Petros Markaris’ten aşinayız. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, Markaris polisiyesi ile aranızdaki bağ nedir?

Markaris İstanbul’da doğdu ve uzun yıllar Almanya’da yaşadı. Bu nedenle bakış açılarımızın benzer olduğunu düşünüyorum. İkimiz de Atina’yı seviyoruz ama onu uzağında yaşayan birinin mesafeli bakışıyla inceliyoruz. Diğer yerli yazarların göremediği ayrıntılar bizi büyülüyor; bu ayrıntılar yerli yazarlar için fazlasıyla gündelik olduğundan radarlarına yakalanmıyor.

Bununla birlikte ana karakterlerimizin sosyo-politik geri planı hayli farklı. Komiser Charitos maaş karşılığı suçla savaşan tipik bir orta sınıf aile adamı. Andreas ise tersine köken olarak orta sınıftan olsa da toplumdan dışlanmış olanlarla yaşamayı tercih etmiş: göçmenlerle, işçi sınıfıyla ve sokak sanatçılarıyla. Charitos sistemin karizmatik bir kurtarıcısı: Alçak gönüllü bir kahraman. Andreas ise tercih sonucu marjinal, kimlik krizi içindeki karası karışık bir genç adam: özyıkıma düşkün bir antikahraman.

Siyah Bira kriz içindeki Atina hakkında bir öykü. 2010’da, Yunan toplumunun hâlâ içinde olduğu şiddetli dönüşümlerin başlangıcında yazıldı. Bu kriz yalnızca ekonomik değil, siyasi, toplumsal ve özünde varoluşa ilişkin bir kriz. Ana kahramanın kenti ve böylelikle tüm Yunan toplumunu yansıtmasını istedim. Ayrıca vatandaşlar arasında gezinip onlarca özgürce konuşabilmesini istedim. Bir göçmen Andreas’la konuşurken içten olabilir ama bir polisle böyle konuşmaz. İşte, bu yüzden Siyah Bira içinde dedektif olmayan bir dedektif öyküsü.

13393424_10209773731763932_1268998746_n

Dünya polisiyesinden takip ettiğiniz, esinlendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Elbette, birçok isim var. Sherlock Holmes öyküleri ve Agatha Christie romanları okuyarak büyüdüm. Daha sonra Amerikan hard-boiled polisiyesini keşfettim. Dashiell Hammett, Raymond Chandler, Mickey Spillane ve James Ellroy en çok etkilendiğim yazarlar arasındadır. Avrupa yazınının hard-boiled versiyonu beni daha da çok etkilemiştir. Örneğin Siyah Bira’yı yazarken hedeflerimden biri, Atina’nın, Jean-Claude Izzo’nun üçlemesindeki kültürel ve toplumsal açıdan çeşitlilik içeren Marsilya kadar karanlık ve büyüleyici olduğunu ortaya koymaktı.

Bununla birlikte, yalnızca polisiye romanlardan esinlenmediğimi de söylemek isterim. Esin her yerden, her şeyden gelebilir. Popüler edebiyat, müzik, grafik romanlar, sinema ve tabii gerçek yaşamın minör öyküleri. İşin doğrusu Siyah Bira Yunan gazetelerinin üçüncü sayfalarından alınmış gerçek olaylarla dolu. Kimsenin dikkat etmediği ama Atina’nın ve Atina toplumunun karanlık yanlarını gösteren küçük öyküler.

Siyah Bira’da birçok toplumsal meseleye dair izler bulmak mümkün: Göçmen sorunu, sınıflar arasındaki uçurum, ırkçılık, yozlaşma vb. Andreas bu meselelere duyarlı ama onlara karşı harekete geçme noktasında biraz umutsuz. Sizde durum nedir? Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Daha önce söylediğim gibi, Siyah Bira Yunan krizinin ilk yılında yazıldı. IMF henüz bizi “kurtarmaya” gelmemişti. Göçmen sorunu elbette vardı ama bu, sorunu daha da büyüten Suriye savaşından önceydi; ırkçılık her yerdeydi ama kitabı yazarken Altın Şafak’ın 2012’deki çirkin yükselişi gerçekleşmemişti.

Söylemek istediğim şey, krizler bir anda ortaya çıkmaz. Oradadır, yaklaştığını görebiliriz ama sert biçimde tepki vermeyiz; ve işte sonuç. Bana sorarsanız bu yalnızca Yunanistan, hatta Avrupa değil. Küresel. Tüm dünyada gerçekleşen devasa bir dönüşüm var ve bu dönüşümün yüzü daha iyiye dönük değil.

Andreas, ve birçok Yunanlı, bir değişim istiyor ve arıyor ama ne tarz bir değişim beklemeleri gerektiğinden emin değiller. Görünen o ki şu anda pek alternatif yok. Bir yazar olarak ben de aynı kaygıları paylaşıyorum, fikirlere ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Bu durumu, bu haliyle istemediğimizi bilmek yeterli değil, nasıl bir gelecek istediğimizi düşünmeli ve konuşmalıyız.

Siyah Bira’da sokağın ruhunu metne çok iyi yansıtmışsınız. Sokağın dili ile polisiyenin dili çok iyi örtüşüyor. Bu dili yakalamak zor muydu, nasıl bir yöntem izlediniz?

İşin doğrusu yazma süreci çok keyifliydi. Konu sizin dediğiniz gibi, polisiyenin dili romanın yalnızca yüzeyi. Yüzeyin altında bu Atina’nın ve Atina halkının öyküsü. Gerçek öykü, daha önemli olan ikincisi.

Yönteme gelince: kafamda en başından beri çok belirgin bir olay örgüsü vardı, onu katı biçimde izledim. Bir bölümü yazarken Andreas’ın başına daha sonra ne gelecek, biliyordum; dolayısıyla konuda bir bütünlük oluştu ve her şey yavaş yavaş gelişti. Bu bana, kitabı daha renkli kılmak için araya ikincil olay zincirleri ekleme olanağı verdi. Andreas’ın ev sahibesinin, Musa’nın ya da Nandia’nın öyküsü bence Siyah Bira’ya derinliğini veren şey.

13329425_654523644697057_7200375282619147777_o

Siyah Bira ile tanıdık sizi, ama yayınlanmış iki kitabınız daha var: Asphodel Meadows, Man On The Rain. Onlarla Siyah Bira arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz? Onları Türkçe olarak görebilecek miyiz?

Üçü de birbirinden çok farklı. Asphodel Meadows kendini siyasetten uzak tutup yaşamını sürdürmeye çalışan sıradan bir adam, Pantelis hakkında. Ancak bu kolay değil. Karışmamaya çalışsa da sonuçlardan kaçınamaz. Kriz yüzünden evini, dükkânını, arabasını ve eşini kaybeder; evsiz olur. Kentin sokaklarında, bir zamanlar kaçındığı insanların arasında yavaş yavaş hiçbir şeyin kesin olmadığını; tüm bu çöpün, çimentonun ve çirkinliğin ortasında yalnızca hayatta kalmak için değil, yaşam için de hâlâ umudun yeşerebildiğini anlamaya başlar.

Man on the train yağmurlu bir kış gününde, iki adamın tren istasyonunda tuhaf koşullar altından ölmesiyle başlar. Biri tren istasyona yaklaşırken raylara düşer, diğeri ise peronda ölü bulunur. Bağlantısız nedenlerle o sırada istasyonda olan bir gazeteci bir anda olayı araştırmaya karar verir. Beş tanıkla görüşür: “gazeteli adam”, “sürücü”, “mavi gözlü gizemli kadın” ve genç bir çift. Ancak tanıklıkları birbirini tutmaz, dahası, gazeteci soru sormaya devam ettikçe olaya bakış açıları tekrar ve tekrar değişir. İki adamın ölümü ve yaşamı, aşk, intikam, kıskançlık ve haset hakkında, varoluşsal ikilemlerle birlikte çılgın bir felsefi soruşturmada son bulan bir dizi öyküye döner. Ama gerçekte ne oldu? Bu bir intihar mı, kaza mı yoksa cinayet miydi?

Basılı ya da gelecekte basılacak tüm romanlarımın Türkçeye çevrilmesini çok isterim. Burada, fikirlerimi ve yazılarımı paylaşmayı sevdiğim birçok arkadaşım var. Siyah Bira’nın yayımlanmasının ardından daha da fazla arkadaşım oldu; okurlar ve Mylos Yayın Grubu’nun çalışanları, bu yüzden diğer romanlarımı da Türkçelerinden okumanızın yüksek bir olasılık olduğuna inanıyorum.

Gezi direnişinden bu yana 3 yıl geçti. O sırada burada mıydınız? Neler gözlemlediniz? Bu gözlemler başka bir polisiyenin temeli olur mu?

İlk hafta burada değildim, o yüzden başlangıcına tanık olmadım. Beni etkileyen – ki sanırım herkes için aynısı geçerli – kalabalığın çeşitliliğiydi. Çok fazla sayıda ve çok farklı insan bir araya gelmişti. Elbette Gezi, Arap Baharı, Atina’daki ve dünyanın diğer kentlerindeki Occupy hareketleri, Fransa sokaklarında bu aralar patlak veren protestolar ve çarpışmalar bir suç romanı, hatta filmi için harika bir zemin ve çerçeve sağlayabilir. Bir özgürlük ve kaos, şiddet ve dayanışma atmosferi var – hepsi bir arada. Tüm bunlar muhteşem bir öykünün öğeleri. Ama kimi zaman muhteşem öyküler kitaplarda değil, sokaklarda yazılır. Gerçek yaşam sık sık edebiyata üstün gelir.

İngilizceden çeviren: Anıl Ceren Altunkanat


Siyah Bira, Vassilis Danellis, Çeviren Mustafa Fotumacı, Labirent Yayınları, 2016, 240 sayfa


Paylaş