Domingo Yayınevi etiketli Grace McCleen’in En Güzel Ülke kitabını Anıl Ceren Altunkanat değerlendirdi.

Judith babasından ve cemaatlerinden kurulu dünyada bir başına. Annesiz. Arkadaşsız. Yanında olsa da babası aslında soğuk ve uzak bir köşesinde yaşıyor bu dünyanın. Okulda zorbalık var, küçümseme var. Ve cemaat. Cemaat kıyamet vaadiyle hep yanında. Dünyanın yok oluşunu bekleyen küçük bir kız Judith. En büyük hayali dünyanın yok olması. Öte dünyada annesine kavuşmak. Yokluğunu çektiği sevgiye kavuşmak. Bu dünya bir sınav, bir yük. Bu dünya sevgisiz (babası gibi), bu dünya acımasız (okuldaki zorbalar gibi). Bu dünya tükenmeli ki Judith gerçek sevgiye, gerçek yaşamına kavuşabilsin.

Hayatı, o fanusa sıkışmış deneyimleri yokluktan ibaret: yokluk içinde yaşadığı bir dünyanın yok oluşu tek dileği. Minik bir yüreğe ağır bir yük.

“Ne hissettiğimi anlatmam gerekirse tepetaklak bir kutu gibi, derdim. Ve kutu, çok şaşırmıştı içinin bomboş çıkmasına.”

Çevresi bunca boşlukla sarılı, içinde uğuldayan uçurumdan korkan bir çocuk ne yapar? Hayal dünyasına sığınır. Hayal ülkesini yaratır. En güzel ülke. Oysa yobazların elinde bulanıklaşan ve dengesini yitiren aklı için bir kaçış bu ülke. Babasının katılığından ve uzaklığından bir kaçış. Okuldakilerin yabancılığından ve eziyetlerinden kaçış. Her kaçış gibi riskli, her kaçış gibi bedeli var elbette. Deliliğin eşiğinde bir ruh hali. En güzel ülke.

“ ‘Yıldızlar tozdan yapılmıştır,’ dedim ansızın.

‘Her şey tozdan yapılmıştır,’ dedi ses.”

Bir yandan grev. Babasının, esas olarak cemaatin talimatlarıyla katılmadığı, bu yüzden kendilerine yönelik düşmanlığı arttıran grev. Yaşadığı sorunlarla gitgide katılaşan ve yabancılaşan bir adam. Kızının yuvarlandığı uçurumu görmekten aciz, çaresiz bir baba.

“Babamın mükemmel günü nasıl olurdu bilmiyorum. İncil okumak, vaaz dinlemek, derin derin düşünmek, elektrikten tasarruf etmek, sessiz olmak, hiçbir şeyi boşa harcamamak gibi Gerekli Şeyler’le dolu olurdu herhalde. Yani onun her günü mükemmel geçiyor.”

Kimsenin günü mükemmel değil gerçek dünyada. Oysa en güzel ülke Judith için bir özgürlük ve mucize alanı. İşin aslı, gerici safsatalarla kafası doldurulan Judith için özgürlük ancak mucizeyle olanaklı. Ama en güzel ülkede, mucizelere kadir olduğunda bile yalnızlık kaçınılmaz.

“Birden bunun gerçek olmayabileceğini düşündüm. Ya da ben gerçektim ama diğer her şey sahteydi. Her durumda çok yalnızdım.”

***

Grace McCleen, En Güzel Ülke’de bir çocuğun bunalımını, masalsı ezgisini korurken gerçekliğin ağırlığını feda etmeyen bir dille anlatıyor. Judith’in (ve elbette babasının) adım adım boşluğa düşüşünü, hayatın farklı cephelerinde verdikleri kavgaları aktarırken yazar tarafını belli etmiyor. Kimi yerde metnin “içtenliği” kopuyor. Bu belki tarafsızlık kaygısı, belki de metnin zaman zaman fazla zorlanması yüzünden. Ancak söz ettiğim, metnin esas karakterini belirleyen bir sorun değil. McCleen zor bir kurguyu ayakta tutmayı iyi başarmış. Bundan öte, bunalıma sürüklenen, sorunlu karakterleri abartısız bir kasvetle ete kemiğe büründürmüş.

“Soluklanmak için durmak zorunda kaldım; eğilince tozun hiç tükenmeyişinin sebebini anladım: İçim tozla doluydu, tozdan yapılmıştım ve her yerimde delikler vardı.”

En Güzel Ülke’yi okurken en çok iyi konu üstüne düşündüm: Öncelikle gericiliğin bir çocuğun beyninde, ruhunda yaratabileceği hasarı – ve gericiliğin alıp yürüdüğü ülkemizi. İkinci olarak, sevilmediğini, bitmez bir yalnızlığa yalnızca ve yalnızca kendi hataları yüzünden – hatta belki sadece var oluşu yüzünden – atıldığını düşünen güvensiz bir çocuğun yaşadığı bitmez suçluluğu.

“Ben de düştüm ama nereye bilmiyorum çünkü artık mekân yoktu. Düştüğüm yerde ne kadar kaldım bilmiyorum çünkü artık zaman yoktu. Karanlık gözlerimi kapladı çünkü ışık yoktu; ayağa kalkmanın bir anlamı yoktu çünkü yapılanlar bir daha asla geri alınamazdı.”

Ve belki son bir şey daha. En Güzel Ülke’yi ziyaret edince aklıma düşüp içimi bir an olsun aydınlatan minik bir kıvılcım: Sevginin yorulmak bilmez, iflah olmaz kurtarıcılığı.

“Sonra çok büyük olduğumu, çok küçük olduğumu, sonsuz olduğumu, anda kaybolduğumu, bebek bir fare kadar genç olduğumu, Himalayalar kadar yaşlı olduğumu fark ederim. Hareketsizimdir; kendi etrafımda dönerim. Ve tozsam eğer, yıldız tozuyumdur ben.”

***

Ve en başa, başlığa dönersek… Düşünmeye (ve mucizeye) gerek yok: Özgürlük!

Bu yazı daha önce Edebiyat Haber’de yayımlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş