“Siyasal İletişim derslerinde oluşturdukları tartışmalarıyla, tasavvurlarımı zenginleştiren ve yaşananlara dair yeni cümlelerin oluşmasını sağlayan değerli öğrencilerime…” 

Yeni bir şey değil modernizm projesinin çökmesi. Elbette çok daha önceden farkına varılmıştı modernizm mutsuzluğu ve kaosu. Geçmiş yüzyıllarda “hiçbir şey”i olmayan mutlu bireylerin yerini, bugün “her şeyi olan, her şeyi kontrol edebilen, gerçekleştirebilen” mutsuz bireyler yığını almış durumda.  Tüm iletişim teknolojilerinin kullanımı emrine amade olan birey, bugün, mutsuzluk ve depresyon sorunlarıyla mücadele veriyor.

17 ve 18.y.y.’a bakıldığında Aydınlanma Dönemi ve Sanayi Devrimi sonrasında toplumlar büyük bir değişim göstermiştir. Kitle toplumuna /modern sanayi toplumuna geçiş başlamıştır.  Bu iki gelişme toplumları yapısal olarak bir değişime sokmuştur.  Aydınlanma büyük umutlarla gelmiş, bireyi özgürleştirmek, bireyi bağımsız kılmak, düşünceyi ve çağrışımları serbest bırakmak, yaymak, daha çok mutlu olmak, haz duymak vaatleriyle yola çıkmıştır. Fransız Devrimi sonrasında milliyetçilik akımının etkisiyle çok uluslu imparatorlukların çöküşü, ulus devletlerin ortaya çıkma zeminini hazırlamıştır. Otuz Yıl Savaşları sonrası (1648) Westphalia Antlaşması, yeni dönemin devlet şeklini belirlemiştir: Aynı kaderden ve tarihten gelen bireylerin ortak sınırlar içinde bir arada yaşamaları… Bu, “ulus” kavramını ziyadesiyle tanımlayıcı bir sahne örüntüsü meydana getirmiştir.

Modern zaman bireyi, geçmişte aynı savaşları verdiği, büyük çoğunlukla aynı dine inandığı, aynı şeylerin açlığını yaşadığı, aynı genetik travmaları taşıdığı (ortak düşmana karşı savaş verme, ona  toprak verme veya ondan toprak alma, yenilgiler, katliamlar…gibi) kardeşleriyle (ya da “soy-daş mı demeli?) bir arada yaşamaktadır. Bu arada Sanayi Devrimi sonrasında, modern zaman bireyi müthiş bir rahatlığa kavuşarak “boş zaman” kavramını elde etmiştir. Seri üretime geçme, bireyin fiziksel zorlama ve yorulmayla yapacağı işi makinelerin daha kısa zamanda, ve daha fazla üreterek yapması, insanoğlunun “kolaylık, çeşitlilik” kapısını aralamasını sağlamıştır. Modern birey, artık daha az yorulmakta, daha fazla boş zamana sahip olmaktadır. Elbette burada boş zaman eğlencesi olarak 20. y.y. da ortaya çıkan sinemayı da atlamamak gerek. Bu masum görünümlü eğlence aracı, daha sonraları başarılı “zihin operasyonları”nda kullanılacak, bireylerin zihinlerindeki dağınık çağrışımları ve kodlamaları pek de güzel bir biçimde (!) yerli yerine oturtarak yönetecek, modern zaman bireyine adeta hipnoz telkinleri misali ilginç komutlar verecektir. (Freud’u ve bilinçaltı çalışmalarını saygıyla anmak isterim. Bunun dışında, sinemanın yavrulayarak günümüzde reklamları nasıl meydana getirdiğini ve reklamların etkisini yorumlamalarınıza bırakmaktayım).

Modern zaman bireyinin zihni alabildiğine açılmıştır. Her türlü kodlama, tanımlamaya muhtaçtır. Adeta bir bebek gibi neyi verirseniz onu alır ve yeşertir durumdadır. Böyle bir noktada toplum mühendisleri, bu yeni dönem bireyinin kalbini kapatıp, zihnini yeni tanımlamalarla açmayı ve bunu yaparken de, bilinçaltının işleme şeklini kullanmayı çok da güzel başarmışlardır. Belaltı vuruşlar modernizmin genel karakteristiğidir. Yeter ki birey, sistemin ürünü olsun, mevcut durumdan memnun olsun ve bunu değiştirmeye kalkmasın anlayışı, statükonun ta kendisini yaratmış, modernizmin iskeletini oluşturmuştur.  Modern birey, karşı çıkışlar, gel-gitler yaşamaz bu nedenle. Munis bir kedi gibi, dalgalanmalardan uzakta ben merkezci bir dışavurumla yaşar.

Lakin işler, pek de modern bireyin umduğu gibi gitmemiş, hevesini kursağında bırakmıştır. Gittikçe çevreden soyutlanan ve buna bir de gelişen iletişim araçlarının dostluğunun eklemlenmesi, bireyi, paydaşsız bırakmıştır. Aydınlanma Dönemi, bireyi aklı ön planda tutan, gerçekçi davranan, duygularının esiri olmayan bir karaktere büründürürken, iç dünyasının ne denli zayıflattığının ve düş yaşamının ne denli kırıldığının farkında değildir. Ya da farkındadır da, değilmiş gibi yapmaktadır. Gittikçe gerçekçi olan ve bir o kadar paylaşımdan uzaklaşan modern zaman insanı, duygu örüntüsünden yoksundur. İnandığı değerleri kendi mutluluğu için üretilmiş değerler değil, sistemin korunması, ayakta tutulması için üretilmiş değerlerdir. Neyse ki, Frankfurt Okulu Aydınlanma Dönemi’ni vaat ettikleri ve gerekleştirdikleriyle değerlendirmeyi, aynı zamanda da modern sisteme bir eleştiri getirebilmeyi başarmışlardır. Herbert Marcuse, “Tek Boyutlu İnsan”, Horkheimer ve Adormo, “Aydınlanmanın  Diyalektiği” adlı eserleri karşı bir duruşla ele alınmış eserlerdir. Frankfurt Okulu’nun bu ilk kuşak temsilcileri, Aydınlanmanın, bir zihin özgürleşmesi yerine, “bilinç esareti” yarattığını savunmuştur.

Aynı işlerde çalışan, boş zamanlarında aynı eylemleri yapan, aynı şeyleri okuyan, izleyen, aynı komutlardan motive ya da demotive olan bireyler, sanki aynı fabrikanın torna tesviyesinden çıkmışçasına benzerlik göstermek, bu benzerlik sıradanlığa dönüşerek bir mide bulantısı yaratmaktadır. Modern zaman insanı şimdilerde bu “aynı”lığa karşı çıkarak, modernizmin yarattığı tüm söylemleri sorgulama, yıkma ve yeniden inşa etme peşindedir. Post modernizm (başka bir yazının konusunu oluşturmakla beraber), modern insanın çalkantılarına ve çelişkilerine dair yeni bir sığınma alanı yaratmıştır. Bu alanda eleştirme, karşı çıkma, farklı olma, yıkma (yani modernitenin getirdiği neredeyse tüm kavramların inadına) alabildiğine serbesttir.

“Siyasal İnsanınYol Hikayesi” adlı çalışmasında Çetin,  “insanın her toplanıp çıkartıldığında aynı sonucu veremeyecek denli kendine özgü bir varlık” olarak tanımlamaktadır. Bu da insanın yeni mutluluk arayışlarının nereye gideceğine dair soruları arttırmaktadır.

 

Kaynaklar 

ÇETİN Halis, “İnsan ve Siyaset: Siyasal İnsanın Yol Hikayesi”, Felsefe Dünyası Dergisi, Sa : 38, 2003.

HABERMAS Jürgen, “Öteki Olmak ve Ötekiyle Yaşamak”

 HİRA İsmail, ŞAN Mustafa Kemal, “Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi”, (http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/kutuphane/frankfurt_okulu_ve_kultur_endustrisi_elestirisi.pdf ).

Paylaş