Uluslararası Çanakkale Bienali, bu yıl beşincisinin düzenlenmesine yaklaşık üç hafta kala AKP Grup Başkanvekili ve Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın öncülüğünde[1], Beral Madra’ya yönelik başlatılan “görevine son verilsin” kampanyasıyla gündeme geldi. Bienalin genel sanat yönetmenliği ve eş-küratörlük görevini üstlenen Madra’nın bienalden çekilmesinin ardından Çanakkale Bienali İnisiyatifi (CABININ), “(…) içinde sanatın olmadığı gelişmelerin sanatın kendi pratiklerinin önüne geçtiği bu koşullarda, günün gerçekliğinin herkesi kırılganlaştıran atmosferinin de etkisiyle coşkumuzu ve motivasyonumuzu yitirmiş bulunuyoruz. Bu nedenle 24 Eylül tarihinde açılması planlanan 5. Uluslararası Çanakkale Bienali‘ni iptal ettiğimizi kamuoyuna üzülerek duyururuz”[2] ifadeleriyle bienalin bu yıl gerçekleştirilemeyeceğini duyurdu. Maalesef hep birlikte ve büyük bir şaşkınlıkla iki yıllık emeğin, heyecanın heba oluşuna tanıklık ettik. Bu konu üzerine çok şey yazılabilir ve yazılacaktır da: Bürokrasinin sanata müdahalesi ile sosyal medya ve linç kültürü başlıkları ilk sıralarında yer alacak gibi görünüyor. Bu üzücü vesileyle kısaca değinmek istediğim ilk konu, Madra’nın Türkiye küratörlük tarihindeki yeri. İkincisi ise devlet desteğinin içerik müdahalesine dönüşmesine yönelik tarihten bir hatırlatma: Uluslararası Asya-Avrupa Bienali.

Turan’ın bienal sürecine müdahalesinin ardından yerel güçler de devreye girmiş oldu. Örneğin yerel bir kaynak[3] Türkiye’nin ilk kuşak küratörlerinden Madra’nın Arkeoloji Bölümü mezunu olmasına karşın “küratör-sanat eleştirmeni diye sunulduğu”nu ifade ederek sözde gizli bir durumu teşhir ediyor. Bunu okuyan bir insanın refleks olarak “Pardon ama Arkeoloji Bölümü mezunları küratörlük ya da sanat eleştirmenliği yapamaz diye bir kural mı vardı?” diye sorası geliyor. Bu soruyu sormak için bir saniye bile düşünmeye gerek yok. Kaldı ki Madra 1980’lerin ikinci yarısından itibaren bu işleri meslek olarak icra eden nadir insanlardan, “haber” yapanların Madra’dan bihaber olduğu aşikâr. Oysa Madra’nın küratöryal politikalarını beğenelim ya da (olumsuz bağlamda) eleştirelim, kendisi Türkiye küratörlük tarihi açısından önemli bir öznedir. Bunun sebeplerinden birisi, küratörlük yapmaya başladığı ilk dönemden günümüze kadar, küratörlüğü bir ara / geçici iş olarak değil tam zamanlı bir meslek olarak icra etmiş olmasıdır. Kolay değil, en az 30 yıllık bir çaba ve birikimden bahsediyoruz. Ayrıca, bu mesleğin Türkiye’de tanınmasına yönelik hem akademi içinde hem de dışında çok yönlü girişimleri olmuştur. On yıllardır kurum / proje yöneticiliği (sanat yöneticiliği) yapmasının yanı sıra, küratöryal pratikler içinde yer alan Madra’nın mesleği küratörlüktür. Çünkü:

  1. Alanında uzman / yetkin bir kişidir,
  2. Bu işi yıllardır kesintisiz bir şekilde yapmaktadır,
  3. Bu işten gelir elde etmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’de bu işi meslek olarak yapan birinci kuşak arasında yer alan Madra’nın, ’80’lerden sonraki diğer küratör kuşakları için “öncü” bir aktör olduğu bile söylenebilir. Bu bağlamda 1984 yılında ilk galerisini kurduğu zamandan bugüne dek kurumlarda ve / veya bağımsız olarak küratöryal pratikler içerisinde yer alan Madra’nın ilk kişisel girişimi galeri yöneticiliği ve küratörlüğü olmuş; bunun yanı sıra devlet ve özel sektör kurumlarıyla da çalışmalar yürütmüştür.[4]

Madra’nın ilk dönemdeki[5] (1987-2000) küratörlük çalışmalarında Türkiye çağdaş sanatının tanıtımı misyonu ile hareket ettiği; özellikle İstanbul ve Venedik Bienalleri kapsamında yürüttüğü çalışmalarda PR faktörünün ön planda olduğu görülmektedir. Türkiye’de, sermayenin sanatla yoğun kurumsal ilişkiye girdiği, özel müzelerin çoğaldığı ve büyük şirketlerin birbiri ardına galeri açtığı bir sürece işaret eden 2000’lerden sonra ise Madra’nın sergilerinde küreselleşme sürecinde sanatın ve sanatçının dönüşen rolleri; toplumsal cinsiyet; insan hakları; ekolojik yıkım; savaş ve toplumsal bellek gibi temaların öne çıktığı görülür. Madra’nın küratörlük çalışmalarında dikkat çeken bir nokta da 2000’lerin ortasından itibaren İstanbul ve Batı Avrupa kentleri dışındaki bölgelerde, periferilerde daha fazla sayıda proje üretmesidir. Ezcümle biz onaylasak da reddetsek de Beral Madra, Türkiye küratörlük tarihinin köşe taşlarından birisidir. Eğer ilgileniyorsak onun küratöryal yaklaşımlarını, sanat piyasası ve iktidar mekanizmaları içinde bir küratör olarak oynadığı rolü estetik-politik açılardan değerlendirip eleştiri kaleme alabiliriz, hepsi bu. Tıpkı onun on yıllardır yaptığı gibi.

5. Çanakkale Bienali‘nin iptali haberini duyduğumda, 1986-1992 yılları arasında dört kez gerçekleştirilen Uluslararası Asya-Avrupa Bienali‘ni hatırladım. Çünkü devlet eliyle gerçekleştirilen bu bienalde de içeriğe müdahale eden “devlet adamları” mevcuttu. Özel galeri ve müzelerde de sık sık karşılaşılan sansür, yasaklama, sergi iptali ve benzeri örnekler olmakla birlikte Uluslararası Asya-Avrupa Bienali‘ni anımsamamın arkasında, farklı dönemlerin benzer yönetim zihniyeti olmalı. Devlet tarafından organize edilen ve başkentte düzenlenen bienal, dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu’na göre, Türkiye’nin yurt dışında tanıtılmasında ve diğer ülkelerle iyi ilişkiler kurmasında önemli bir etken olacaktır: “Bu organizasyon, sanatın evrensel özelliği içerisinde ülke sanatlarının tanıtılmasına imkân vermesinin yanı sıra Büyük Önder Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ sözü doğrultusunda dostluk ve barış ortamında da ülkeleri birbirine yakınlaştırmada, kaynaştırmada önemli rol oynayacaktır. (…) Biyanalimizin, sanat ve turizm değerlerimizin gereği şekilde tanıtılmasına da etkili bir ortam hazırlayacağı ümidindeyiz.”[6] 1980 Askeri Darbesi’nin olumsuz imajını silmek amacıyla devlet eliyle yurt dışında da çeşitli kültür-sanat etkinliklerinin organize edilmiştir.[7] Uluslararası Asya-Avrupa Bienali, devlet güdümünde, bürokratik bir organizasyon olmasının yanında, sergi düzenleyicilerinin çağdaş sanat alanında yeterli olmadıkları ve dolayısıyla sanatçıların seçiminde hatalı yöntemler izlendiği gibi gerekçeler de eleştiri konusu olmuştur. Örneğin, 1986’daki ilk bienalin sergi kataloğunda “‘I. Uluslararası Asya Avrupa Sanat Bienali’ni himaye eden Cumhurbaşkanımız Sayın Kenan Evren’e ve desteğini esirgemeyen Başbakanımız Sayın Turgut Özal’a en derin şükran ve saygılarımızı sunarız” ibaresi yer almaktadır. Ayrıca yapıtların eleştirel, özgün, yaratıcı nitelikleri üzerinden ve estetik kaygılarla değerlendirilmemesi; bazı işlerin “çirkin”, “müstehcen” olduğu gerekçesiyle sansüre uğraması söz konusu olmuştur. Örneğin, Polonyalı ressam Jan Dubkovski’nin işlerini görünce sinirlenen dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “bu sanat değil ki, bunları hemen kaldırın”[8] diyerek sergiye doğrudan müdahale edebilmiştir. 30 yıl öncesinin bu zihniyeti günümüzde “memlekette sanat yapılacaksa onu da en iyi biz yaparız” anlayışıyla güncellenmektedir.

Yıldız Öztürk


[1] Olayın ardından AKP Çanakkale İl Başkan Yardımcısı Murat Tek de basın açıklamasında bulundu: “Görevine Son Verilmelidir”, http://bigacarsambapostasi.com/indexx.php?l=1&sayfa_id=666&id=356200 [05.09.2016].

[2] http://www.canakkalebienali.com/basina-ve-kamuoyuna/ [05.09.2016].

[3] “Ülgür Gökhan ne yaptığını biliyor mu?”, http://www.bigazete.com.tr/2016/9/ulgur-gokhan-ne-yaptigini-biliyor-mu-h23706.html [05.09.2016].

[4] Düzenlediği sergilere ulaşmak için: http://www.beralmadra.net/

[5] Madra’nın küratöryal politikaları dönemselleştirildiğinde, 1990’ların ortasından itibaren yaşanan çoğullaşmayı da dikkate alarak, temelde iki ana eğilimin ortaya çıktığı görülmektedir. Birinci dönem 1987-2000, ikinci dönem 2000’lerden günümüze dek uzanır. Bu iki ana dönem içinde elbette alt kırılımlar da mevcuttur. Niçin bu tarihselleştirmeyi yaptığım yazının sınırlarını aşacağı için konuya ayrıntılı değinemiyorum.

[6] Mükerrem Taşçıoğlu, “Sunuş”, 1. Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali Kataloğu, (Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986), 6.

[7] Bunlardan en dikkat çekeni 1987-1988 döneminde Türkiye: Süregiden İhtişam festivali kapsamında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington, Chicago ve New York bölgelerinde gösterilen Muhteşem Süleyman Devri sergisidir.

[8] “Evren’i Kızdıran Tablolar”, Milliyet Gazetesi, 6 Mayıs 1986, 3.

Paylaş