Büyük sözlerin sahibi, cesur, yalnız, arızalı kadınlar…

Birisi, Sabahattin Ali’nin eşsiz eseri Kürk Mantolu Madonna’nın baş kadın kahramanı: Maria Puder. Diğeri, Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü romanının aynı adla beyazperdeye aktarılan filminin kadın kahramanı: Marla Singer. Ötekisi, Luc Besson’un yönettiği Leon filmindeki, tetikçi Leon’un tek arkadaşı, küçük yaşına sığmayacak büyüklükte şeyler yaşamış, genç kadın karakter: Mathilda.

Bu üç kadın neden bir araya geldi bu yazıda? Neden bu kadar önemliler? Çünkü hiçbiri, pek çok hikaye anlatımın aksine cinsiyetlerinden ileri gelen özellikler barındırmıyorlar. Tipik, alışılagelmiş kadın rollerine uymuyorlar. Hiçbiri edepli, kibar, güler yüzlü, sevimli değil. Olmaya da çalışmıyorlar. Hiçbirinin aslen evinin kadını olmak gibi bir derdi yok. Evlerinin mutfağında pasta, börek yapmak gibi hayalleri yok. Tam anlamıyla feminist de değiller. Ama derin karakterler işte. Daha çok inanmakla, sevmekle, aşık olmakla ilgili dertleri var. Üçü de açık sözlü, cesur, hesapsız karakterler. Ve o karakterlerin kalıcı olmalarını sağlayan en önemli şeylerden birisi de yaşamaktan da ölmekten de korkmuyor olmaları. Hayatın anlamlı olduğunu düşünmüyor olmaları.

Üçünün de birbirlerinden farklı karakter özellikleri var, muhakkak. Ama, benzeyen tarafları beni asıl ilgilendiren. İnsanlara inanmamaları mesela. Gerçekten de, kadınlar için insanlara inanmak daha zor sanki: Daha kırılgan oldukları için değil; küçük yaşlardan itibaren öğrendikleri birçok şeyin, aslında yanlış olduğunu zamanla öğrenmeleriyle ilgili. Yalanlardan yorulmuş olmalarıyla ilgili. Yaşadıkları hayal kırıklıklarıyla, acılarla, bölünmelerle ilgili. Küçüklüklerinde özenle yaptıkları kumdan kaleleri, güçlü akıntı ve rüzgarlardan koruyamamalarıyla ilgili. Kadın olmayı, ergenlikte yaşadıkları biyolojik dönemle ilgili olduğunu sanmaları gibi. Ve gerçeğin tokat gibi yüzlerine vurması gibi! Okuldayken, defterlerini düzenli tutmalarının başarılı olmaya yeteceğini düşünmeleri gibi. Kurallara uymanın, tutunmaya çalışmanın mutlu olmanın koşulu olduğunu sanmaları gibi. Bu nedenle, Maria, Marla ve Mathilda, sırtını bir başkasına yaslamadan da varolabilmeyi seçen karakterler. Yalnız olmayı seçen, yersiz yurtsuz karakterler.

Ama dediğim gibi aşık olmakla, inanmakla, yaşamakla ilgili de dertleri var. Dolayısıyla hezeyanlılar, arızalılar, hiçbir şeyi kafalarında çözümlemiş değiller. Mesela, Maria’nın erkeklere inanmıyor oluşu, onlara kendini farklı birisi gibi tanıtmaya çalışması, acımasızlığı. Marla’nın, üst üste yaktığı, yer gibi içtiği sigaralar, nihilizmi, hiçbir şeyden korkmaması. Mathilda’nın tetikçi olmayı istemesi, korkusuzluğu, büyük aşkı. Marla depresif, Maria şüpheci, Mathilda fazla korkusuz… Ama aşık olduklarında, gerçekten sadece aşktan ibaret olmaları gibi. Susuzluk çeker gibi sevmeleri, duvara toslar gibi aşık olmaları, hasta yatağında direnir gibi istemeleri… Yani roman karakterleri gibi, gerçek değil gibi… Mesela, Marla Singer: ‘Anaokulundan beri böyle sevmemiştim!’ der, Jack için. Maria Puder de, her erkeğin duymak isteyeceği şu sözleri sarf eder, Raif Bey’e: ‘Ne zaman çağırırsan gelirim…Nereye çağırırsan gelirim!’. Mathilda ise Leon’a söylediği şu sözlerle açıkça ifade eder, ne düşündüğünü: ‘Ben aşk istiyorum ya da ölüm!’.
Maria, Marla ve Mathilda gibi tüm arızalı kadınlara selam olsun!
cansel uygun

Latest posts by cansel uygun (see all)

Paylaş