Etnisite, kültür, kimlik konularındaki hararetli tartışmaların olmazsa olmazı “Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi…” tekerlemesinin tam göbeğinde adları geçse de Lazların siyaset ve akademideki tartışmaların birincil özneleri olmadıkları aşikâr. Nilüfer Taşkın, müzik ağırlıklı olmak üzere kimlik teorisinden milliyetçiliğe, ekonomi politikten performans teorisine kadar uzanıp günümüzdeki Laz kimliğinin genel bir çerçevesini çizerek Laz halkını biraz daha yakından tanımamıza ve anlamamıza yardımcı oluyor.

Lazların kentleşme süreci, çay tarımının tarihi, Laz aydınlarının üretimleri, Lazca, “Karadeniz rock”, Kazım Koyuncu’nun ve diğer öncü isimlerin Karadeniz müziğine etkileri, meydanlarda oynanan horon, Kürt hareketine bakış, milliyetçilik gibi birçok farklı konudan yola çıkarak Türkiye’deki etnisite, kimlik, çokkültürlülük tartışmalarına Lazlar perspektifinden bakmayı deneyen Taşkın, kapsamlı bir panorama ortaya koyuyor.

“Karadeniz’in hırçın dalgası gibi asi” olarak karikatürleştirilmiş bir tip, fıkra kahramanı, şiddet sever ya da ulus-devletin bekçileri olmanın çok ötesindeki Laz kimliği sıkıcılıktan uzak, renkli ve eğlenceli bir anlatımla karşımızda Bu Bir İsyan Şarkısı Değil!’de. Sadece Karadenizliler için değil Türkiye’nin renklerine ilgi duyan herkes için kıymetli bir çalışma.

bu-bir-isyan-sarkisi-degil


Bu Bir İsyan Şarkısı Değil!, Nilüfer Taşkın, İletişim Yayınları, Temmuz 2016, 248 sayfa


Satın Al

Kitaptan tadımlık bir bölüm: 

Öznelliklerin nasıl tarihsel ve sosyal olarak örüldüğünü bizlere göstermesi bakımından “deneyim” kavramını hep önemsemişimdir. Bu araştırma vesilesiyle kendi kişisel deneyimimin arkeolojisini yapabilmenin oldukça keyifli olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Joan W. Scott, deneyimin “daima hem bir yorum hem de yoruma muhtaç” olduğunu düşünür. Bununla beraber, deneyimin aşikâr ya da dolaysız bir gerçeklik olmadığını, daima tartışmaya açık, dolayısıyla politik olduğunu söyler. Bu yüzden bu araştırmaya, Lazlardan önce, kendi kimlik kurgumun nasıl oluştuğunu, değişip dönüştüğünü anlamaya çalışarak başladım. Bir araştırmacı, parçası olduğu toplumsal grubu araştırma konusu yaptığında her zaman gerekli mesafeyi koruyamamak, dolayısıyla fazlaca öznelliğe ve özcülüğe kapılmak gibi risklerle karşı karşıyadır. 1980’lerin sonunda İstanbul’a göç etmiş Laz bir ailenin ferdi olarak bu risklerin benim için de geçerli olduğunun farkındaydım. Bunları elimden geldiğince farklı deneyimlere kulak vererek ve tarihselliğe odaklanarak bertaraf etmeye çalıştım.

Aynı zamanda tezimde bana danışmanlık yapan sevgili hocam Meltem Ahıska’nın kimlik konusundaki analizi fikirlerime ve daha önemlisi hislerime tercüman oldu: “Kilere tıkılmış bütün hayaletlerin ortaya çıktığı, Batı merkezli modernitenin ekseninin önce savaşlarla, kıyımlarla, sonra postmodernist, sömürgecilik sonrası düşüncelerle sarsıldığı ve parçalandığı bugünün dünyasında (ya da dünyalarında) bugünün kullanımlarıyla artık ‘kimlik’i bir ‘ev hayali olarak’ da düşünebilir miyiz? Tam tersine, kimliği evden olmasa da, kapatıldığın delikten kaçma umudu olarak düşünmek. (…) Bir tür kendinden (kendi olamayışından) kaçış… Zorla, şiddetle, iktisadi çıkar yoluyla, arzunun eğitimiyle, bedenin ve tecrübenin inkârıyla, yani modernitenin parçalayıcı ve yeniden hizaya sokucu tarihi içinde bir hiyerarşiye sıkıştırılmış ve kendi olmaktan çıkarılmış bir varoluştan, yine aynı tarih içinde yapılmış bir ‘kültürel silahı’ omuzlayıp simgeselliğin merkezî olarak örgütlenmiş alanına, dolayımlarına doğru kaçma. Parçalanmışlığına, susturulmuşluğuna, artık kendi olmaktan çıkarılmışlığına temsil yoluyla başka bir varlık kazandırma.” Birol Topaloğlu’nun “Heyamo” (1997) albümünün elime geçmesiyle başlayıp yaklaşık yirmi yıldır peşimi bırakmayan ya da peşini bırakmadığım ve bugün bu çalışmayı tamamlayabilmemi mümkün kılan şeyin Ahıska’nın bahsettiği bu “kendinden/kendi olamayışından kaçış” duygusu olduğunu söylemeliyim.

Paylaş