Lanetli zamanlardı. Param, işim, yapacak hiçbir şeyim, en çok da anlatacak hikayelerimin olmadığı zamanlar… Londra’da, dibe vurmuş insanların yaşadığı eski püskü, karanlık bir semtte, gelen gidenin her gün değiştiği, kimin kim ve kiminle olduğu belli olmayan ve vaktin akışkan bir maddeymiş gibi esrarlı cigaralar ve şarap şişeleri arasından dengesizce kayıp gittiği köhne bir işgal evinde kalıyordum. Ahşap pencerelerinden giren demir gibi rüzgardan titreyen içimi ısıtmak için içtiğim ucuz şarapla sarhoş olup birkaç saat sonra ayılınca yeniden içiyor ve birkaç gece geçirmeye gelen evsizlerle boş sohbetlere dalıyor ve yanlarında hırpani kılıklı berbat heriflerle sevişmek için uğrayan fahişelerle cigaralık sarıyordum. Geri kalan tüm vaktimde ise ölümcül bir sıkıntıyla boğuşarak zihnimin hayal kurmaya bile üşenen karanlıklarında amaçsızca dolaşıyor ve günler geceler boyu rutubetli tavana bakarak bu kısır döngünün içinde, dipsiz bir hiçlikte, karanlık bir girdabın tam da en zifiri orta yerinde durmaksızın dönüyordum.

Ve bir öğlen vakti, üzerimden çığlıklarla geçen bir ağlama krizinden ve midemdeki tüm şarabı yatağa kustuktan hemen sonra böyle zamanlarda insanı yalancı bir battaniye gibi sarıp başını döndürerek uyuşturan boşluk hissinden kurtulmak için yapılabilecek tek şeyi yaptım. Yataktan kalktım, sırt çantamı aldım, şapkamı taktım, cebimde kalan son birkaç poundu kontrol edip bir daha dönmemek üzere o evden çıktım. Çünkü gitmek iyiydi, iyileştirirdi ve yollar sonsuz bir arayış, buluş, kayboluş, yok oluş ve varoluş senfonisiydi. Böyle zamanlarda arkana bile bakmak gereksizdi çünkü bıraktıkların can acıtan küflü prangalar olmaktan öteye gidemezdi.

Güneş yeryüzüne kızıl sislerle birlikte akarken yola çıktım ve çok uzaklardaki koyu yeşil tepelerdeki dümdüz çayırlarda kızıl pırıltılar ve dondurucu bir ayaz eşliğinde süzülerek yok olurken şehrin çıkışına vardım. Tuhaf heyecanlar ve garip hazlar vadeden pembe, sisli ve durgun bir akşamdı. Otoban kenarında sakin adımlarla yürüyerek ve çilek tarlalarının tatlı kokusunu içime çekerek içtiğim 3. sigarayı söndürdükten sonra, ilk yıldızlar gökyüzünde belirmeye başladığında karşıdan gelen bir arabaya otostop çektim. İçinde genç bir adam ve orta yaşlı sarışın bir kadının – Philip ve Debbie – oturduğu gri arabaya hemen bindim ve ‘Nereye?’ sorusuna ‘Siz nereye gidiyorsanız.’ diye cevap verdim. Yeni evliydiler ve İngiltere’nin en zengin kesiminin dünyanın geri kalanı aşağılayarak yaşadığı Surrey bölgesindeki birbirinin aynı yavanlıktaki kasabalardan birine, Amerikan rüyasından çaldıkları bahçeli, devasa ve ukala evlerine gidiyorlardı. Yollarda olmak tam olarak da buydu. Rastgele bindiğiniz bir arabanın içindeki hayata dahil ya da ait olmak ve bir süreliğine orada, o insanların zihin açılarıyla yaşamak ve bu şekilde yüzlerce yaşam biriktirip binlerce role büründükten sonra benliğinizi bile unutup yeni kimlikler peşinde yola devam edip kaybolmaktı. ‘O zaman beni o kasabanın pub’ına bırakırsınız.’ diye cevap verdim yüzümde kibar bir gülümsemeyle. Pek tabii bırakabilirlerdi, ne demekti, rica ederlerdi. Yol boyunca tüm sıkıcı ve aptal İngilizler gibi kış güneşinden, havaların ‘muuhteşemm’ gittiğinden, saçma hafta sonu pikniklerinden bahsettik ve ben söyledikleri berbat şarkılara bile katılıp rolümü kusursuz bir şekilde oynadım. Ancak kötü olan şuydu ki beni sevmişlerdi. Evcil hayvanları gibi. Ve bu bence deli gibi eğlenceliydi. Daha önceleri bir dönem yaşadığım Thames nehri üzerindeki güzelim Kingston kasabasından geçtikten bir süre sonra Surrey bölgesinin para, lüks ve en çok da sahte plastik kokan kutsal topraklarına vardık ve Debbie sarı saçlarını savurup lütfedercesine bana onlarla akşam yemeği yememi teklif etti. Hemen kabul ettim ve işte başlıyorduk. Önümde deliler gibi eğlenebileceğim, gülüp şarap içebileceğim yıldızlı bir gece uzanıyordu ve ben o an var oluşumu iliklerime kadar coşkuyla duyumsayıp yaptıkları boktan esprilere bile kahkahalarla gülüyordum. Philip’le ben bahçede, havuz kenarındaki devasa masayı hazırlarken Debbie de alelacele bir şeyler pişirip birkaç şişe şarapla beraber geldi ve gece başladı. Yeni evcil hayvanlarını, yani beni göstermek ve en çok da ne kadar sıra dışı bir çift olduklarını ispatlamak için tüm arkadaşlarını çağırmışlardı ve kapı durmadan çalıyor, birileri gelip masaya oturuyor, ağaçların altında kahkahalar uçuşuyor, şarap şişeleri ardı ardına açılıyor, cigara ortada bilmem kaçıncı kez dönüyor ve Beatles bahçeyi o güzelim şarkılarıyla kutsuyordu.

Hangi ülkede olduğumu hatırlamaya çalışmaktan vazgeçeli yaklaşık iki kadeh ve buraya neden geldiğimi unutalı da neredeyse beş şarkı geçmişti ki kıyamet koptu.

Debbie çığlıklar ve küfürler eşliğinde beni kovuyordu. Ağacın altında sarmaş dolaş bir halde dans ederek öpüştüğüm adamın Philip, yani onun kocası olduğunu anlamam bir lanet saniye aldı ve işte gidiyordum. ‘Defol! Tamam mı? Siktir git! Tamam mı? Rezil yaratık. Tamam mı? Tamam mı?’ Tamam! Sorun değil. Ancak gitmeden önce son bir şey yaptım ve bunu yapmak zorundaydım. Herkesin tam ortasında durup ‘Hepiniz kocaman aptallarsınız!’ diye bağırdım. Beatles bile sesini kesmişti. Bu iyiydi. Öfkeyle soluyarak derin bir nefes aldım ve tıslayarak devam ettim. ‘Sizi tabu seviciler, etik köleler, zihinsel faşistler! Ben bir pislik olabilirim ama siz kendi boktan beyinlerinizin esirisiniz!’ Dramatik, daha çok da trajikomik tiradımı başarıyla tamamlamıştım. Şapkamı taktım, masadan bir şarap şişesi aldım ve zihnimde beni alkışlayan Beatles üyeleri eşliğinde kapıya doğru yaylandım. Debbie arkamdan tam bir manyak gibi elinde şarap şişesi ve ağzında sigarayla tekrar çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı ve tabii ki söylediklerimin tek kelimesini bile algılayamayan diğerleri toplumun onlara dayattığı ahlaki değerlere sırtlarını rahatça dayayarak arkamdan nefret dolu, ayıplayan gözlerle bakıyorlardı. Debbie’nin gözleri büyümüş ve damarları çıkmış ve saçları dikilmişti ve bu haliyle delicesine komik görünüyordu. Dayanamadım, kahkahayı bastım ama hemen ardından bana attığı şarap şişesinden kurtulmak için sağa doğru ani bir hamle yapmak zorunda kaldım. Çıkış kapısına doğru kahkahalarla koşarken duvardaki Big Ben, London’s Eye, kırmızı telefon kulübeleri ve bilumum İngiltere zırvalıklarından oluşan biblolarla dolu rafı elimle süpürerek kırılırken çıkardıkları senfonik şangırtılar eşliğinde kapıyı çarptım, kendimi sokağa attım. Ve derin bir nefes aldım. Evcil zannettikleri hayvan aslında tastamam bir vahşiydi ve tüm o kutsal! kutsal! kutsal! değerlerini dişleriyle parçalayıp yok etmişti. Toplumsal kelepçelerine, etik zincirlerine, dokunulmaz ailelerine, boktan evlerine, kıymetli ülkelerine, tapılası düzenlerine, sarsılmaz sistemlerine saldırıp rolünü becerememişti ve tabii ki o gece sokakta kalmayı hak etmişti. Gülümsedim. Umurumda bile değildi. Hiçbiri.

Yeni yeni çiselemeye başlayan yağmurun altında, bomboş sokaklarda amaçsızca yürüyüp kasabanın dışına çıktım ve otoban kenarında bir ağacın altına oturup şarap şişesinin dibini görene kadar boş gözlerle yola baktım. Onu zihnimde kutsadım, yeryüzünde var olmuş tüm boktan ideolojiler, saçma dinler, gereksiz değerlerden ziyade sadece ona taptım. Çünkü ‘yol’ bizi, insanların zamanı böldükleri dilimlere göre çok kısa bir süre içinde başka evrenlerdeki bambaşka dünyalara götürme gücüne sahipti ve yolun kendisi aslında henüz keşfedilmemiş ilahi bir zaman ve mekan makinesiydi. Yol bizi nereye, neye, kime götürürse götürsün ait olduğumuz şey kozmosun tam da o noktadaki merkeziydi. Dinler değildi, ülkeler, devletler, ideolojiler değildi, berbat işler, gökdelenler ve tekerlekli makineler hiç değildi. Çünkü vahşi evcil hayvanlar, ağaçlar ve tarlalar ve çayırlar ve tepeler ve benzinciler ve otobanlar ve sonsuzluğa uzanan sonsuz yollar üzerinde sonsuza dek başroldeydi ve yanlarından pahalı arabaları, sıkıcı kravatları, gösterişli ayakkabıları içinde korunaklı evlerine gün batmadan aceleyle yetişmeye çalışanlar sadece ve sadece yan rollerdi.

Ve yeni bir gün düşerken yeryüzüne kutsal çilek tarlaları arasından kutsal bir varoluşla öylesine akıp giden kutsal otobanda, Manchester’da bir sirke giden eski bir kamyonetin kasasındaydım. Şapkamı çıkarıp saçlarımı rüzgara bıraktım, bir sigara yaktım ve uzaklarda, henüz gitmediğim şehirlerin heyecan verici kokusunu içime çekerek mırıldandım. ‘Nothing is real anymore… Strawberry fields forever…’

KaraŞapka

Paylaş