Bazı insanların küçük boşluklarını doldurmak için hayatının tümünü vermen gerekir. Dışarıdan da baksan, içine de girsen o boşluğu ölçemezsin. Bataklık gibidir bazı insanlar, bazı insanların boşlukları; geriye ölü bir beden, paramparça bir ruh bırakana kadar beslerler onu…

Sinem, neredeyse iki yıldır yarı ölü bir beden, hırpalanmış bir ruhla hayata tutunmaya çalışıyordu. Onun boşluğunu yirmi altı yaşında bir hayatla doldurmak hiç kolay değildi. Yine de aşkın bir yaşı yoktu ya! Ona verdiği aşk, hayatının yanında hiçbir şeydi! Oysa ne kadar büyük bir boşluğun içinde olduğunu anlayamıyor, boşluğun o kara noktalarını seçemiyordu bile çoğu zaman. “Onun boşluğu benim artık. Ben varım orada” diyordu bağıra çağıra dostlarına. Onun kırk altı yaşındaki mavi gözleri her aklına geldiğinde kendinden geçiyor, ayak parmaklarından yüzüne kadar bir huzur yayılıyordu kırmızı renkte. Ne zaman çağırsa koşarak gidiyor, ertelemiyor, üzmüyordu. İşini gücünü onunla bulaşacağı saate göre ayarlıyor, defalarca ayna önünde uzun, dalgalı, siyah saçlarını tarıyor, heyecandan buz kesen ellerini bacaklarının arasına alıp ısıtmaya çalışıyordu. Onun yanında olmak, onu dinlemek, ağzından çıkacak her kelimeye hayran olmak her defasında aynı etkiyi bırakıyordu üstünde. Hele onunla sevişmeleri; kendini o kadar şanslı hissederdi ki… Çevresindeki yüzlerce kadın arasından sıyrılıp yatağına o girmişti çünkü. Onun o yaşlı tenine dokunmak, ağarmış saçlarının arasında parmaklarını gezdirmek, ona haz verebildiğini görmek tarifsiz bir duyguydu. Masmavi gözlerine her baktığında yeniden âşık oluyormuş gibi uzanırdı göğsüne…

Keyifli bir günde, hiç olmaması gereken hüzün çıkageldi. Bir anda. Markette alışveriş sepetini doldururken gözleri minik çikolatalara takıldı. Mor ambalajlı, avuç içine sığacak kadar küçük, kare çikolatalara. Kalbinde bir şeylerin eksik olduğunu, içinde bir yerlerde olması gereken bir şeylerin olmadığını hissetti o an.  Onun boşluklarını doldururken, bunun bir yansıması şeklinde oluşan kendi boşluğunun farkına vardı; “Ben onun neyiyim?” Sepetindekileri bulduğu en yakın rafa boşaltıp, sadece çikolatalarla doldurup marketten çıktı.

Akşam evinde, bütün çikolataları yatağına serip içindeki boşluğu tarif etmeye zorladı kendini. Uzun süredir devam eden tek taraflı bir aşkın boşluğuydu bu, konuşamamanın, yüreğine değememiş olmanın verdiği acı. Kalbinden kalbine giden yolu kelimelerle süsleyememenin verdiği acı. Ve o acının yarattığı koca bir boşluk. Acısı büyüdükçe boşluğu da büyümüştü. Her geçen gün, tüm ağırlığı ile o acıya basarak geçmişti. O gece minik çikolataların arasında, bir elinde onun fotoğrafı, gözlerinin içine bakarken odayı aydınlatan tek mum söndü. Bitti. Kapkaranlık oldu her yer ve her şey…

Hiçbir kadına böyle dokunamaz” diye mırıldanmaya başladı karanlığın içinde, tek kişilik yatağında debelenirken. Ben diğerleri gibi değilim fikri kalbinden taşıyordu her defasında. Dudaklarına yapışan, bir türlü söylenemeyen o kadar söz biriktirmişti ki, koca bir bavul dolusu. Kendine inandırdığı o kadar yalan arasında gerçek, karanlığın tam ortasında belirdi; “Beni sevmiyor.” Güne, onun masmavi gözleri gibi bir sabaha başlamak acı veriyordu. Bu acıyla güne başlamaktan başka bir şey yoktu elinde avucunda, yastığının yanında… Acı içinde uyudu bu sefer, karanlık bir sabaha uyanmanın ne kadar iyi olacağını bilmeden…

Tüm gün yağmur yağdı. Hava hep karanlık kaldı. Elektrik yok. Kaldırıma vuran yağmur damlalarının acı sesi vardı sadece. Kasvet ve keder dolu kalbini, bavul dolusu kelimelerini alıp dudaklarına yerleştirdi, iyice ezberledi hepsini ve kapısını çaldı gece çökmeye yakın…

Şaşırmamıştı adam, bekliyor gibiydi sanki onu. Gözlerinde sevdiği kadını görmüş olmanın coşkusu yoktu. O masmavi gözleri artık siyaha dönmüş gibi hissetti. İçinden bir şeylerin koptuğunu, kelimelerin artık tutulacak bir tarafı kalmadığını anladı. Oturdular yan yana defalarca seviştikleri deri koltuğa, gözleri gözlerine değdiği an “Artık sana gelmek istemiyorum” diye bir anda düştü kelimeler ortalığa, geri dönüşü olmaksızın. Adam koltuğundan hafifçe doğrulup ona doğru yanaştı. Ne soracağını bilmiyordu bile. İçinden soru sormak bile gelmiyordu. Sinem sessizliği uzatmadı, “Başka biri var. Âşık oldum ben.” Bu yalanı kendisi hazırlamamıştı. Ne aklında, ne kalbinde, ne de bavulunda böyle bir şey vardı. Artık gözlerinin rengini görmüyordu bile Sinem. Karşında oturanın bir yabancı olduğuna emindi. Adam elini uzattı, Sinem elini çekti. “Bana dokunmanı istemiyorum artık.” İçinde, daha önce atılmış ama yeşermemiş, büyümemiş bir duygunun dalları uzadı. Kendinden, o deri koltuktan, ondan ve bu evin alıştığı kokusundan nefret etmeye başladı. Halıya bile değsin istemiyordu ayakları. Hızlıca kalkıp kapıya doğru aceleci adımlarla ilerledi. Kendini bir anda sokağın tam ortasında, yağmura karışırken buldu.

Yalanı gerçekleştirmek istedi o an. Öyle bir boşluktu ki, o kadar gerçekti ki; aklından bir sürü isim geçti, birinde karar kılıp hiç vakit kaybetmeden aradı.

Latest posts by Emre Ocaklı (see all)

Paylaş