Korku ve hatta bilimkurgu edebiyatının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilen Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus romanı, aslında felsefi yönü daha ağır basan bir trajedi öyküsü.

İş Bankası Kültür Yayınları’nın baskısıyla ilk defa okuma fırsatı bulduğum, ama aslında tüm öyküsünü bildiğimi düşündüğüm Frankenstein romanı, şu ana kadar izlediğim tüm film ve tiyatro uyarlamalarından daha sarsıcı ve etkili. Her şeyden öte, romanın hikaye örgüsü, uyarlamalardan oldukça farklı bir seyir izliyor ve genelde öne çıkartılan korku atmosferi, romanda çok geri planda sadece bir motif olarak işleniyor.

Genel kanının aksine, Frankenstein isminin romandaki yaratığın değil, onun yaratıcısının adı olduğunu bir kez daha hatırlatmaktan zarar gelmez ve söz konusu yaratığın kitapta bazen Canavar, bazen de İblis olarak anıldığını da ekleyelim. Onun yaratıcısı olan Victor Frankenstein, genelde Dr. Frankenstein olarak anılır ama, romanda onun doktor olduğuna, hatta öğrenciyken tamamladığı yaratıktan sonra okulu bitirdiğine dair bir veri yok. Frankenstein’ın okuduğu okul da zaten bir tıp okulu değil. Okuluna dair bildiğimiz tek şey onun Doğa Felsefesi derslerini takip ettiği ve o konuda çalışmalar yaptığı. Her türlü bilimsel konuya meraklı olan Frankenstein’ın öğrenci olduğu dönemde bilim henüz bugünkü gibi dallara ayrılmış durumda değildi. Felsefe, içerisinde bütün bilimleri barındıran genel bir çerçeveyi kapsıyordu. Bu yüzden Frankenstein’ı doktor olarak değil, bilim insanı olarak anmak daha doğru.

Frankenstein ya da Modern Prometheus romanıyla uyarlamalar arasında diğer bir farklılık da, yaratığın oluşumu ile ilgili. Bilinen öykü, farklı cesetlerden alınan organ ve parçaların bir araya getirildiği ve bu bütüne yıldırımdan elde edilen elektrikle can verildiği. Oysa kitapta elektrik ile ilgili bir veri yok. Daha doğrusu yaratığın nasıl hayat bulduğu kısmı detaylandırılmamış. Çünkü Mary Shelley’nin metni, öykünün daha çok felsefi ve psikolojik yönüne odaklanıyor. Ayrıca romandaki yaratık uzun saçlı, Boris Karloff’un tiplemesindeki gibi dikdörtgen kafalı olmayan ama gördüğünde Frankenstein’ı tiksindirecek kadar yüzünde kırışıklıklar olan yaklaşık 2,5 metre boyunda bir dev olarak ifade ediliyor.

Tam adıyla Mary Wollstonecraft Godwin Shelley’nin ailesi, ünlü bir İngiliz yazar olan William Godwin ve kadın hakları savunucusu olan Mary Wollstonecraft. Annesi onun doğumu sırasında ölmüş ve Shelley 17 yaşında evlenerek İtalya’ya yerleşmiş. Şair olan kocası Percy Bysshe Shelley ile bohem bir hayat sürdürdüğü söyleniyor. Kocası ve iki arkadaşlarıyla birbirlerine korku hikayeleri uydurup anlattıkları bir gece, Mary Shelley’nin aklına bu öykü geliyor ve sonra bunu kağıda döküyor. Frankenstein ya da Modern Prometheus’u yazdığında 19 yaşında olan Mary Shelley, yapıtı için müthiş derecede korkunç bir öykü dese de, ortaya çıkan ürün korkutucu olmanın çok ötesinde bir etkiye ulaşıyor.

Mary Shelley, feminist öncülerden biri olarak gösterilen annesinin aksine, kitapta ataerkil yapıyı sürdüren bir yazın ortaya koyuyor. Erkeklerin tamamı akıllı, bilime ve yeniliklere düşkün, maceraperest iken, zaten öyküde pek ön planda olmayan kadınlar neredeyse salak, genelde ev işleri ile uğraşan, bilim vb. konularda ilgisiz karakterler olarak gösteriliyor. Kitaptaki bütün karakterlerin, aynı Mary Shelley gibi annesiz olmaları da yine ilginç bir detay.

frankenstein--256x420


Frankenstein ya da Modern Prometheus, Mary Shelley, Çeviren Yiğit Yavuz, İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2016, 259 sayfa


Frankenstein’ın farklı okumaları

Frankenstein ya da Modern Prometheus romanı birçok farklı bakış açısından ve yine birçok farklı disiplin ışığında okunabilir. Romantik akımla birlikte değerlendirildiğinde, bu akımın en önemli temsilcisi olarak adlandırılabilir. Modernleşmenin ve sanayileşmenin, kitaptaki yaratık ile özdeşleştirildiği bu okumada, insanlığın kendi elleriyle bir canavar yaratmaları ve bununla birlikte yalnız ve melankolik bir yaşama mahkum olmaları, Frankenstein’a eleştirel bir özellik kazandırıyor. Frankenstein’ın en sevdiği insanların kendi yarattığı canavar tarafından öldürülmesi, sadece Romantik akımın sonraki eserlerini değil, Alman dışavurumcularını da etkilemiş, buna benzer pek çok metin kaleme alınmıştır.

Öyküdeki yaratık açısından bakılacak olursa, roman ötekileştirmeyi dert edinen başlıca metinlerden biri olarak değerlendirilebilir. Yaratıcısı tarafından terk edilen yaratık, insanlarla iletişim kurmaya çalıştığında hor görülüp kötü davranılır ve yalnızlığa itilir. İnsanlara yönelik her girişimi olumsuz olarak geri döner ve insanlar tarafından dışlanır, kamusal yaşamın dışına itilir. İlk başta sevgi dolu, meraklı bir canlıyken, insanların tepkileri ile birlikte bir katile ve canavara dönüşür. Olumlu bir iletişimle giremediği sosyalliğe bir canavar, bir katil olarak kabul edilir çünkü insanlar dış görünüşünden ötürü onunla bu şekilde bir ilişkiyi tercih ederler. Onu bir korku nesnesi olarak görmek, ondan kaçınmak, onu yalnızlığa itmek işlerine gelir. Farklı olanı dışlama, kapatma ve cezalandırma, mevcut düzeni korumak adına daha kolay tercih edilebilen bir yöntemdir. Çünkü diyalog ve empati kurmak, anlamak daha çok çaba, ahlaki ve kültürel olarak daha fazla birikim gerektirir.

Kitapta yalnızlığa itilen yaratık, aynı bir çocuk gibi yavaş yavaş konuşmayı, okumayı öğrenir. Bir insanın gelişimi ile benzer bir gelişim gösterir. Ve günün birinde yaratıcısı Frankenstein’ın karşısına dikilerek kendisine kadın bir arkadaş yaratmasını ister. Yalnızlıktan çok sıkıldığını ve insanların onu kendi hayatlarına dahil etmediklerini, onu istemediklerini söyler. Frankenstein bu teklifi reddeder ve ardından yaratık tekrar kötücül alana itilir. Hikayenin bu bölümü, çok yoğun bir din eleştirisi içermektedir aslında. Kitap bir yanıyla hayat verme işinin yalnızca tanrıya ait olduğunu ifade ediyor gibidir ama, yaratılanın yaratıcısı tarafından terk edilmesi, dışlanması, reddedilmesi ve bunun karşılığında ona isyan etmesi, kendini ancak bu şekilde ortaya koyabilmesi, yazarın tanrıya bir tepkisidir aynı zamanda.

Frankenstein ya da Modern Prometheus, Thomas Hobbes’un Leviathan’ından da izler taşımaktadır. Güvenliğini temin etmek için özgürlüklerinden devlet lehine feragat eden vatandaşların ortaya çıkardıkları canavar/leviathan, pekala Frankenstein’ın yaratığını anımsatmaktadır. “Kendi elleriyle canavar yaratmak” tabirinin çıkış kaynağı olan Frankenstein, sadece bu ifadeyle bile dünya genelinde yaşanmakta olan birçok baskı ve ötekileştirme örnekleri için güncelliğini hiç yitirmeyecek bir metin olma özelliğini koruyor.

Göz göre göre faşizmi alkışladığımız ve beslediğimiz bugünlerde Frankenstein ya da Modern Prometheus romanı, bize her zamankinden çok daha yakın.

Paylaş