“Bekleme” dedi giderken, “bekleme, çünkü dönmeyeceğim”. Nasıl da bir çırpıda çıkıvermişti ağzından. Usulca, şaşırmadan, en sakin haliyle yüzünün. Kurtuluş ya da kaçış için en ufak bir aralık bırakmamıştı. Nasıl net olabiliyordu bu kadar, ve kararlı? Ne çabuk çözmüştü her şeyi? Beni, yaşamı ve geride bıraktığı tüm ayrıntıları. Ne bir acımak vardı gözlerinde, ne nefret, ne de cevap bekleyen bir taraf. Her şey çok netti, çoktan bitmişti.

Buz gibi bir İstanbul akşamıydı. Usul usul kar serpiştiriyordu. Durağın köşesinde portakal kasasından bozma boyacı sandığıyla bir çocuk, müşteri bekliyordu. Beresini burnunun üzerine kadar indirmiş, var gücüyle, birleştirdiği avuçlarına üfleyip, ısıtmaya çalışıyordu ellerini. Çok iyi hatırlıyorum çocuğu, üzerindeki monttan, ayakkabısına kadar tarif edebilirim mesela. Çünkü o gece, o çocuk olmayı istedim. Bir tek o çocuk değil, o gece benden başka herhangi birinin yerinde olmayı çok istedim. Sadece masallarda olurdu bu tip şeyler, bu da benim masalım olabilirdi elbet, kış gecesi masalı. Ama olmadı. O an en büyük kurtuluştu benim için kaçış. Kaçamadım.

Madem kendi masalımı yazamıyordum, o halde başkalarının yazdığı masaldaki rolümü oynamalıydım. O kelimenin altını doldurmam, çevresini sarıp sarmalamam, yeni yeni anlamlar yüklemem ve bana yaptığı işkenceyi ağırlaştırmak için elimden geleni yapmam gerekiyordu. “Bekleme”, ama neden? Asıl sebebi bilmeden, birçok sebep uydurmalıydım ilk olarak. Beni bu tek kelimeye götürecek birçok yol döşemeli ve hepsini bir yerde aynı çıkmaza bağlamalıydım. Hiçbir sebebim beni sonuç kelimesine ulaştırmamalı, sonucu bilip de sebebi algılayamayışım haftalarca, belki de aylarca sürecek bulanık bir hale itmeliydi zihnimi. Gerçeği bulduğumu zannederek, gerçekten git gide uzaklaşmam, derin düşündüğümü zannederken, en sığ sularda boğulmam da bundan olmalıydı.

Birileri reçeteyi hemen yazacaktı ve ezberden okuyacaktı yine: “Sabahları ve akşamları aç karnına zaman.” Ne de olsa her şeyin ilacıydı biraz zaman. Birileri atıp, birileri tutacaktı, öğüt verip kendi tecrübelerini anlatacaktı. Böyleydi bu işin izleği ve yıllardır kimsenin değiştirmeye gücü yetmemişti.

Otobüsü kalkana kadar bir daha yüzüne bakamadım, o kararlı ifadeyi bir kez daha görmeye cesaret edemedim. Bir şeyler kalsın istiyordum bana. O gidecekti, belki ve kuvvetle muhtemel bir daha da dönmeyecekti ama, ben bir şeyler kalsın istiyordum. En azından bir parça umut kalsın, yeşerteyim, büyüteyim onu ve hiç olmazsa onun gölgesinde huzur bulayım. İşkencemi uzatacak olan biraz umut kalsın ki bana, daha sonra onu da kaybedip özgürleşeyim.*

Puslu, bulutlu, buz gibi bir geceydi ve her şeye rağmen beklememem konusunda ikna edemedi beni.

Gitti; ellerim son kez saçlarına, o gece değdi.

*Umut bütün kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır. (Friedrich Nietzsche)
*Losing all hope is freedom.(Bütün umutları kaybetmek özgürlüktür.) (Fight Club)

engin karabacak

Kültür Mafyası Editörü
engin@kulturmafyasi.com
engin karabacak
Paylaş