Binlerce insan bir gün evlerinden çıktı ve bir daha geri dönemedi! Kayıp Özgürlük’te bu insanların hikâyesi anlatılıyor. Bir yüzleşme filmi bu, “kaybedilen”ler için hesap sorma vaktinin geçtiğini hatırlatıyor.

Hayrettin Eren, Hüseyin Toraman, Nejat Çelebi, Aziz Alptekin, İbrahim Gözetir, Sıdık Şengül, Elif Işık… İsimleri öyle çok ki, sığmayacak. Bir gün evlerinden çıktılar ve bir daha geri dönmediler. Kalanlara, mezarsız bir acı bırakarak “kaybedildiler”, katledildiler. Şimdi onların hikâyesi anlatılıyor beyazperdede. “Kayıp Özgürlük”, yönetmeni ve senaristi Umur Hozatlı’ya göre bir yüzleşme filmi. “Dolayısıyla ülkesini seven tüm Türkiyelilerin izlemesini isterim” diyor, “Belki bu zulümlerin yaşanmasına karşı duranlara birkaç kişi daha eklenir. Bunu başarı sayarım. Filmde anlatmaya çalıştığım dönemin müsebbiplerinin, JİTEM’cilerin, işkenceci ve politik katillerin de izlemesini isterim. İzleyip kendileriyle, geçmişleriyle yüzleşsinler. Hatta isterlerse, onlar için bir seans kapatırım. Ama böyle bir cesarete sahip olduklarını sanmıyorum”.

– Kayıp Özgürlük filminin çıkış hikâyesi nedir?

– Ülkemizde insanlığa karşı işlenen suçların vicdanımda biriken öfkesidir film. Düşünün ki, bir yerde bir halk insani hakları için mücadele ediyor, birileri kalkıp buna karşı koyuyor, üstelik bunu silahlı bir katliam örgütü kurarak yapıyor. Bu örgütün adı malum, JİTEM. JİTEM 90’lar boyunca Kürt halkını politik veya apolitik demeden, dünya savaş ve sorgu yöntemlerinden özetlediği yöntemlerle katletti. Bir felaketti, trajediydi. 17 binden fazla faili meçhul cinayet ve gözaltında kayıptan söz ediyoruz. Kayıp Özgürlük, 90’larda yaşanan savaşın kiriyle öldürülen insanlara bir saygı duruşu filmidir.

– Film için Ayhan Uzala’nın “Bir Kayıbın Ölüm Güncesi” kitabından yararlanılmış. Başka?

– JİTEM itirafçılarının itirafları, JİTEM’in elinden hasbelkader kurtulmuş istisna bir-iki kişinin anlatımları, Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu gibi bilgi ve belgelerden yararlandım.

– Tam da “kaybedilme”lerin yoğun yaşandığı yıllarda, 1992’de, gazeteciliğe başladınız. Özgür Gündem’de muhabirlik, editörlük, yazarlık yaptınız. JİTEM’in uygulamalarını tanıklarından dinlediniz. Bunlar filme nasıl yansıdı?

– JİTEM’in, kaçırdığı veya bazen resmen gözaltına aldığı insanlara nasıl işkence yaptığını ve öldürdüğünü, diri diri gömdüğünü veya bir köy meydanında insanları nasıl katlettiğini kabaca biliyordum. Asıl merak ettiğim, JİTEM’deki bir işkencecinin, bir katilin nasıl yaşadığı, nasıl bir psikolojiye sahip olduğu, insani ilişkileriyle kendi aralarındaki ilişkilerinin nasıl olduğuydu. Öncelikle bunu anlamaya ve filme yansıtmaya çalıştım. Edindiğim verilere göre, genellikle ordu içindeki düşürülmüş, şiddet potansiyeli yüksek, ırkçı ve faşizan eğilimlere sahip askerler seçiliyor ve bunlar emirleri kayıtsız-şartsız hatta kimi zaman fazlasıyla yerine getiren tipler oluyor. Bunları da filmde anlatmaya çalıştım.

– Anlatması zor ve uzun ama o süreçte yaşanan, sizi en çok acıtan olay üzerinden anlatsanız bize yaşananları?

– Özgür Gündem’de biz tam olarak bir savaşın ortasında gazetecilik yapıyorduk. Öyle ki, haber merkezine tek bir güzel haber, çevre haberi, magazin haberi gelmiyordu. Hep gözaltı, köy yakma, işkence, faili meçhul cinayet, gözaltında kayıp, çatışma haberleri geliyordu. Ve biz her gün, -inanması güç ama- “Bugün kaç kişi öldü?” diye rakamlar hesaplıyorduk. Lanet bir şeydi. Bunun toplamı bir trajedidir. Türk basını o yıllarda bu trajediyi görmek istemedi. Sadece benim 29 gazeteci ve gazete dağıtımcısı arkadaşım öldürüldü o yıllarda. Gerisini varın siz düşünün. Bir olay anlatayım size mesela, kimse inanır mı bilmiyorum, ama bu kayıtlı. JİTEM’ciler bir köye gidiyor, köyde bir budala-deli var, o budalayı alıp hedef tahtası yapıyorlar ve roketatarla ateş ediyorlar. Roket mermisi adamın göğsüne isabet ediyor ve parçaları etrafına topladıkları köylülerin üzerine sıçrıyor, yapışıyor. Bu nedir biliyor musunuz? İnanın ben bilemiyorum! Bu olay, bırakın canımı acıtmayı, vicdanımdan ilelebet çıkmayacak bir öfkedir. Bu öfkenin altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum. Bu yüzden sanatın ve edebiyatın toplamı olan sinema yapmayı deniyorum ki, öfkemi imkân bulduğum sürece dünyaya anlatabileyim. Aksi halde altında kalacağım.

– Gözaltında “kaybedilen” iki avukatın ismi geçiyor filmde, Faik Candan ve Medet Serhat. Neden özellikle bu iki isim, onların “kaybedilmesi” bir dönüm noktası mı ya da?..

– JİTEM, bir dönem sembol isimleri katletti. İşadamlarından tutalım avukat ve gazetecilere kadar. Öyle bir kontr yapılanma ki JİTEM, hukukçuları bile öldürüyor. Ve seçerek öldürüyor. Nitekim Medet Serhat tanınmış devrimci-yurtsever bir Kürt avukattı -ki yakından tanırdım-, Faik Candan ise Türkiye solundan, tanınmış devrimci bir avukattı. 1993 yılında bu iki avukatın öldürülmesi çok ses getirdi, önemliydi. Bu iki ismi filmin konsepti içinde görmek istedim. Anlamlıdır. O dönemki cinayetler içinde önemli kilometre taşlarıdır Serhat ve Candan.

– Türkiye’de muhalifler yıllarca derin devletin, JİTEM’in varlığını duyurmaya çalıştı, ancak sesleri kısıldı hep. Şimdi Veli Küçük gibi bazı isimler yargılanıyor, ancak Ergenekon davası öyle bir sürece getirildi ki, içinde Ahmet Şık gibi kayıplar üzerine haberler yapan, muhalif bir isim de yargılanıyor. Siz bu hukuk sürecinden bir şey bekliyor musunuz?

– Ahmet’le 1992’den beri arkadaşız. O Cumhuriyet’teydi, ben Özgür Gündem’deydim. Haberlere birlikte giderdik çoğu zaman. Sonraki çalışmalarını hep izledim Ahmet’in. Yaptıkları tam da derin devletin, Ergenekon’un, JİTEM’in, militarizmin kirli icraatlarını anlatmak, duyurmaktı. Gözaltında kayıplarla, hak ihlalleriyle en çok ilgilenen gazetecilerdendi. Şimdi birileri kalkıp Ahmet’in Ergenekoncu olduğunu iddia etse de bu onu Ergenekoncu-derin devletçi yapmaz. Ahmet, AKP’ye, cemaate dokunduğu için içeride, Ergenekoncu diye içeri tıkılanların bir bölümü de. Muhalefet edenleri bertaraf etmek için en iyi kılıf Ergenekon’du, işlerine gelmeyenlere bu yaftayı asıyorlar. İnanılmaz hukuksuz, usulsüz ve düşmanca bir süreç. Kürt meselesindeki tavrı da böyle. Ne açık açık savaşıyor, ne de çözümden yana adım atıyor… (Cumhuriyet Pazar, 01.05.2011)

Paylaş