Onlarca yaralı insan. Dört duvar arasında. Aralarına girdi. Enkazının tam ortasına oturdu. Oda giderek küçüldü. Işık kayboldu. Ve karanlık onu da aldı. Nihayetinde kayboldu.

Tozlu merdivenleri yorgun adımlarla çıkan küçük kızı yazıyorum bugün ben. Büyük bir kütüphane odası içinde. Duvarları gözükmeyen kitaplardan. Cilt cilt.

Sıra sıra. Rus klasikleri, Alman klasikleri, büyük filozofların kitapları, sözlükler, hikaye kitapları, şiir kitapları. En sevdiği şiir kitabını görüyor küçük kız. Ulaşmak isterken sendeliyor. Ama aşağısı çok uzak. Kendisi yukarda. Düşemez artık. Son rafı da geçtiğinde, yani en tepesine geldiğinde rafların, eğiyor başını, ellerini uzatıyor önce sıkıca kenetliyor ahşaba. Tavanın ve kitaplığın arasındaki elli santimlik boşluğa kıvrılıyor. Ellerini sıkıca kenetliyor, ahşabı hissediyor. Altında, yanında, karşısında kitaplıklara dizilmiş binlerce kitabı seyrediyor. Sonra…

Nefret ettiği insanları koyuyor odanın ortasına. Birer birer. Aşağıdalar. Ve halen konuşuyorlar. İnanılmaz bir özgüven. Fark etmiyorlar onu. Bir süre sonra onu görüp korkuyorlar. Kız, ince bir gülümseme yerleştiriyor yüzüne. Ve…

‘‘Bayanlar, baylar bu kez benim düşümdesiniz. Hoş geldiniz!’’ diyor.

Sustuklarını bağırıyor. Nasıl mı? Ah o kitaplar. Silahları. Birazdan insanların üzerlerine fırlatacağı ağırlıklar artık onlar. Onların canlarını acıtacağı külçe gibi kitapları.

Sağ elini kaldırıyor, dengesi bozuluyor. Dert değil. Uzatıyor aşağıya. İşaret parmağının ucuyla kitabın birine dokunabiliyor. Kocaman ciltli, çok eski bir kitap. Yuvarlıyor aşağıya. Sonra yanındakini fırlatıyor aşağıya. Her birini atmaya başlıyor sırasıyla. Gösteri başlıyor. Bir piyano virtüözü gibi çalıştırıyor parmaklarını. Ve düşünde hiç olmadığı kadar yaramaz bir çocuk oluyor kız.
Tak.
Tak.
Tak.
……………………………..

Bir kısmı, adını hatırlamadığı ama zamanında kızın canını çok sıkan bir adamın kafasına geliyor. Diğerleri bir başkasının, bu kez bir kadının ayaklarına düşüyor. Geri çekiliyor, korkuyorlar. Dengeleri bozuluyor. Kadın düşüyor. Adam kaçmaya çalışıyor. Ama onun odasında kapı yok. Yani seçenek yok. Yol yok. Çıkış yok. İnce bir gülümseme yerleşiyor yüzüne.

Kalın bir kitap seçmeye çalışıyor. Eline bir cilt kitap geliyor. Kapağına göz atıyor. Hayvanlar ansiklopedisinin bir cildi. Rasgele bir sayfayı açıyor. Sesli okumaya başlıyor.
-Müren Balığı: Saldırgan balıklar arasında sayılmakla beraber üzerine gidilmediği ve rahatsız edilmediği sürece saldırmaz. Kovuğundan kafasını çıkarıp sonra tekrar içeri sokar. Bu balığın adı hak etmediği kadar kötüye çıkarılmıştır. Denizde yüzenlere, dalgıçlara saldırdığı söylenmiştir. Aslında gerçek başkadır. İnsanlar Müren balığından ne kadar kaçmaya çalışıyorsa, balık da insanlardan o derece uzaklaşmak ister.

‘‘Çok saçma.’’ diyor ve aşağıdaki hedeflerden birine, ortaokuldan edebiyat hocası Rıza’ya fırlatıyor. Iskalıyor. Adam iyice yaşlanmış bacakları titriyor korkudan, üstelik bir de kıza yalvarıyor. Halbuki eskiden böyle miydi? Kendisini başarısız olduğuna inandırırdı hocası. Kızın kompozisyonları hep vasattı. O nedenle ona ödev yaptırırdı. Bir sürü dönem ödevi yapardı kız da. Yıl sonu etkinliklerinde hocanın imzasıyla kendi yazdıklarını dinlerdi. Dünya Tiyatrolar Günü’nün tarihini o nedenle hiç unutamamıştı.

Kısa koyu saçlı Rabia Hocasını görüyor kız. Hoca ilişmiş Fransız klasiklerinin olduğu köşeye. Saklanıyor. Tesadüfe bak ki o da edebiyat hocası. Anna Karenina, Madame Bovary okurdu Rabia Hoca. Onu bir gün okulun bahçesinde erkek arkadaşının elini tuttu diye disipline göndermişti. Kız kafasını aşağıya sarkıttı, önündeki kitapları inceledi. Buldu Anna Karenina’yı. Baktı. 837 sayfaymış. Güzel diye düşündü içinden. Rabia Hoca’nın daracık alnında güzel duracaktır.

Bu kız susardı o zamanlar. Şimdiyse susma zamanı değildi. Hem onların da bir açıklamaya ihtiyaçları vardı. Olayı onun kadar çabuk kavrayabileceklerini düşünmesi hata olurdu.

‘‘Alın kitaplarınızı. Çalın başınıza. Ölün onlarla. Ve defolun hayatımdan. Yalancılar. Beceriksizler. Kibirliler. Cahiller. Koklayın kitaplarınızı. Okumayın da koklayın. Altını çizin sözlerin. Sarhoş ettiğiniz kafalara alıntısını yapın. Kafka böyle demiş. Dostoyevski şöyle demiş. Nietzsche demiş ki…vs. İlk sayfalarına yazın adlarınızı. O boktan el yazılarınızla. Ödünç verin kitaplarınızı. Geri vermeyenlerin yıllar sonra arkasından konuşun. Yakın bir sigara lafın üstüne. Bir bok zannedin kendinizi. Hayranlık duyun kitaplara. Yazarlarına. Resimlerini yapıştırın duvarlarınıza. Onlar gibi yazmaya çalışın. Şiir mesela. Ve saklayın bu şiirleri. Onları çekmecenizin gizli bölmesine koyun. Zannedin ki onlar değerli. Sizin en gizli hazineniz. Şaheserleriniz. Bir tarafımla gülüyorum sizlere.

Ve deyin evet, ben çok çalıştım. Neler çektim deyin. Hayat zor deyin. Konuşun kokan nefesinize aldırmadan. Birer birer fırlatıyorum kitapları üzerinize. Yaralanın. Ölün. Ya da olmasın size hiçbir şey. Umurumda değil. Alın kitaplarınızı, laflarınızı, bedenlerinizi. Gidin.
Bundan böyle benim kulaklarım kapalı size!’’

Onlarca yaralı insan. Dört duvar arasında. Aralarına girdim. Enkazımın tam ortasına oturdum. Oda giderek küçüldü. Işık kayboldu. Ve karanlık beni de aldı. Nihayetinde ben de kayboldum.

cansel uygun

Latest posts by cansel uygun (see all)

Paylaş