Joseph Roth 1894’te o yıllarda Doğu Galiçya’nın en büyük Yahudi yerleşimi kabul edilen Brody’de dünyaya gelir. 1913 yılına kadar yaşadığı kenti Radetkzy Marşı adlı başyapıtında (1932) konu eder. Lise öğreniminin ardından başkent Lemberg’de üniversitenin felsefe bölümüne kaydolur, ancak bir yıl sonra, 1914’te Viyana’ya yerleşir. Burada Alman Edebiyatı öğrenimine başlar. 1916 yılında gönüllü olarak cepheye giden Joseph Roth, I. Dünya Savaşı’nın ardından düşlerinin vatanı olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküşünü yaşar, o andan sonra da kendini bir “Haymatlos” olarak kabul eder. Radetzky Marşı ve “İmparatorlar Mezarlığı” yapıtlarında geçmişe olan özlemi hissedilir.

Avusturya edebiyatında Joseph Roth için “kahvehane edebiyatçısı” denir. Viyana kahvehaneleri 20. yüzyılın başında pek çok yetenekli gencin kültüre, edebiyata ve sanat yaşamına ilk adımlarını attıkları yerler olmuştur. Bütün günlerini Viyana’nın kahvehanelerinde geçirenler arasında Klimt, Schiele, Kokoschka, Trakl, Canetti, Broch, Schnitzler, Hofmannstahl, Altenberg, Musil, Zweig, Lehár, Stauss, Werfel ve Trotzki gibi ünlü kişiler çıkmıştır. Roth bu kahvehane alışkanlığını Berlin’e yerleştiği yıllarda da sürdürmüştür.


Joseph Roth’un Sonsuz Kaçış kitabı Ayrıntı Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Dünya politikası 1933 yılında Almanya’da Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır. Millet Meclisi ateşe verilir, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Joseph Roth, Nazilerin yönetime el koyduğu 1933 yılında yakın dostu Zweig’a yolladığı bir mektupta şöyle der: “Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Artık yaşamın üç paralık bile değeri kalmadı. Yanlış düşlere kapılmayın.”

Roman yazarlığının yanı sıra, gazetecilik de yapan Roth, Nazilerin 1933’te iktidara gelmesiyle bu yan mesleğine son vermek zorunda alır. Paris’e yerleşir ve 1939 yılındaki ölümüne dek bu kentte borç içinde zor bir yaşam sürdürür. Yoksullukla geçen Fransa yılları Roth için acımasız bir sürgün yaşamıdır. Askerlik günlerinde başlayan içki bağımlılığı vatanından uzak geçirdiği Fransa yıllarında iyice artar, sağlığı bozulur.

Pek çok toplumcu yazar gibi Roth’un da yapıtları Nazi Almanyası’nda yasaklanır, alanlarda yakılır. Bu süreçte Stefan Zweig’la sık sık mektuplaştığı, yakın dostunun onu parasal olarak desteklediği bilinir. Roth önemli sağlık sorunlarına karşın yazmasını sürdürür. O, öykü ve romanlarıyla nefes alır. Katılmış olduğu I. Dünya Savaşı’nın ve savaş sonrası yıllarının Roth’u kişi ve yazar olarak etkilemiş olduğu pek çok yapıtında görülür. Joseph Roth hem toplumun dışında bir yaşam sürdürür, hem de kendini her şeyin içinde hisseder. Çünkü o insancıldır, toplumcudur. Değişik görüşlere ve inançlara açıktır, yapıcıdır.

Galiçyalı bir Yahudi ailenin çocuğu olan Joseph Roth hep oradan oraya gitmiş, 44 yıllık kısa yaşamında sürekli bir göçebe olmuş, hep “vatan” hasreti çekmiştir. 1927 yılında kaleme almış olduğu “Yahudilerin Göçebe Yaşamı” adlı uzun denemesinde Doğu Avrupa Yahudileri’nin zorunlu yaşamına değinir. Gençlik yılları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çokuluslu toplum yapısında geçmiş olan Joseph Roth, savaşın ardından gelen yıkım sürecinde toplumlar arası kavgayı ve Yahudiler arasındaki çekişmeleri yakından yaşamıştı. Üniversite öğrencisi olarak Lemberg’in ve Viyana’nın sokaklarında gittikçe artan antisemitizme de doğrudan tanık olmuştu. Bir Alman Dili Edebiyatı öğrencisi olan Roth’un Viyana’da yaşıtları aydınlar arasında kendine bir çevre edinme girişimleri de başarılı olmamıştı. Gençliğinde dönemin toplumuna sürekli uyum sağlama çabalarının gittikçe daha çok dışlanmalarla sonuçlandığını gören yazar, kısa yaşamının son yıllarını yerine göre kavgacı, yerine göre de yazgısına boyun eğen biri olarak geçirmiştir. Aynı günlerde kendisi için: “Öfkeli, sarhoş, fakat akıllı biri” diyen Joseph Roth 1939 yılındaki ölümünden kısa süre önce zamanın Avusturya başbakanı Schuschnigg’e yolladığı bir mektupta ülke yönetimini halkın yararına son imparatorun büyük oğlu Otto von Habsburg’a devretmesi gerektiğini talep etmiş olması, son günlerinde ne kadar şaşkın olduğunun bir kanıtıdır.

Heinrich Böll’ün: “Alman düzyazısının yaratıcı koruyucusu” dediği Joseph Roth, iki savaş arası dönemi konu alan Hotel Savoy ve Eyyub adlı yapıtlarında varoluşçu bir anlatımla okurun karşısına çıkar. Yerine göre o günleri açık açık eleştirmiş olan Roth’un: “Bir insan radyoyu, sinemayı keşfedebilir, fakat bir hergele de olabilir” sözü düşündürücüdür. Tanışlarıyla, edebiyatçı dostlarıyla ve onu destekleyenlerle yaptığı mektuplaşmalarda veya kaleme aldığı gezi günlüklerinde Roth’un liberal ve kozmopolit yanıyla, günlük yaşamın perde arkasına bakan toplumsal yanı kendini çok belirgin bir biçimde gösterir.

1930’lu yıllar Joseph Roth için zor geçer. Eşiden ayrılır, kendisini içkiye daha çok verir. Roth’a sık sık, “içkiden kurtulmalısınız” diye yazar Zweig. 1928 yılından bu yana yakın tanışı olan Stefan Zweig’la sık sık mektuplaşır, dertleşir, Paris’te onunla buluşur. İkisi de Yahudidir. Zweig’la Roth, bohem yaşamı ve değişikliği seven, huzursuz dönemlerinde yolculuklara çıkan ve 1933’ten sonra da yurtlarından kovulan Viyanalı iki edebiyatçıdır. Nazi rejiminin yazmalarını yasaklayarak ölüme sürüklediği yazarların başında, yaratıcı ruhlu bu iki dost, Joseph Roth’la Stefan Zweig gelir…

Ahmet Arpad – Sonsuz Kaçış kitabı sunuş yazısı

Paylaş