Hercümerç romanının yazarı Ogan Güner sorgu odamızda…

Güzel şeylere çok ihtiyacımız var. Güzel haberlere, güzel filmlere, güzel kitaplara… Ve bu güzellikleri paylaşmaya.

Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıkan Hercümerç, son zamanlarda okuduğum en güzel yerli romanlardan biri. Üstelik, bir ilk kitap. Uzun süre çeşitli dergilerde yazan ve çeviriler yapan Ogan Güner‘in ilk romanı. Basmakalıp, tutmuş “çok satan” formüllerine göre yazılmış yılışık bir kitap değil. Yaratıcı, içten ve saygılı.

Bu güzel hikâyeyi, yaratıcısı Ogan Güner ile konuştuk.

Nasıl oldu da, Hercümerç oldu? Kitabın ortaya çıkış öyküsünü öğrenebilir miyiz? Ve elbette hayli meşakkatli olduğunu tahmin ettiğim araştırma sürecini?

Hikâyenin ortaya çıkışı için kesin bir doğum tarihi veremem, yavaş yavaş, çaktırmadan şekillendiğini söyleyebilirim. Yan karakterlerden birinin Parvus olduğu bir hikâye şekillendi önce kafamda. Belki 3 yıl önce. Sonra yavaş yavaş diğer parçalar zuhur etti. Defterler üzerinde karakter eskizleri, aralarındaki dinamikler vesaire derken “otur ve yazmaya başla” noktasına geldi. Sonrası yolda, biraz da hikâyenin sürüklediği yerlere doğru şekillendi.

Araştırma süreci elbette gerekliydi ama bir dönem romanı (veya tarihi roman) yazma peşinde değildim, tam tersine bundan imtina ettim. O yüzden 1918 yılında, ismi İstanbul veya Dersaadet olan bir şehir hayalinin peşine düştüm, onun araştırmasını yaptım daha çok. Ve bu şehrin sakinlerinin neye benzeyeceğini anlamak için araştırdım. Bu dönemle ilgili ziyadesiyle araştırma var merak edenler için. Bulabildiğim kadarıyla okudum, görsel arşivleri karıştırdım. Meşakkatli olmaktan çok keyifli bir süreçti.

Hercümerç 1918 yılında, işgal altında geçiyor. Ama kitabın toplumsal atmosferini sadece işgal dönemi olarak tarif edemeyiz. Anarşistler, kabadayılar, bolşevikler, feministler, her kesimden insanı buluşturabilen kozmopolit meyhaneler, gece hayatı, aylaklar… Avrupai, özellikle Fransız bohem kültürünü anımsatan, her türlü karanlık maceranın zeminini hazırlayan bir yapı. Ve bu atmosfer bence kitabın en önemli karakterlerinden biri ve Hercümerç’i başarılı kılan temel unsur. Bu atmosfer nasıl ortaya çıktı?

Bugünün, dünün ve yarının üst üste bindiği bir hal olduğunu tahayyül etsek… “İşgal dönemi” adını verdiğimiz tarihi bir kategorizasyondan çok tarihin kırıldığı bir noktada mazi ile istikbalin iç içe geçtiği bir atmosfer yaratabilir miyim? Dönüp baktığımda asıl amacımın böyle bir atmosfer yaratmak olduğunu görüyorum şimdi. Dönemin İstanbul’u, özellikle de hikâyenin geçtiği “taş mahalleler” düşünüldüğünde bugünden çok daha fazla kozmopolit ve dünya ile bütünleşik bir şehir. Sakinleri de öyle… Ama anarşistlerle, bolşeviklerle, feministlerle tipolojik olarak ilgilenmiyordum, gemi azıya almış karakterlerin peşine düştüm. Karakterlerin çağrıştırdıkları kimliklerle değil bireysellikleriyle var olmasına çalıştım. Sonuçta kâğıt üzerindeki İstanbul, hayali bir İstanbul. O şehrin atmosferini inşa edebilmek olay örgüsünün kusursuzluğundan daha cazipti benim için. Başarabildiysem iyi.

Bahsettiğimiz bu atmosfer, aynı çizgi roman evreninde olduğu gibi, bambaşka paralel öykülere zemin olabilir mi?

Kitapla ilgili yakın çevremden en çok duyduğum şey “devamı da gelecek mi?” sorusu oldu. Karakterlerin “atlanan”, anlatılmayan hikâyeleri var. Ama bunları gelecekteki bir paralel hikâyeye saklamak için atlamadım. Bu boşluklarla ilgili bir fikrim olmadığı için anlatmadım. Evet, şu sorular sorulabilir: “1918-1933 arası Asude’nin hikâyesi nasıl şekillendi?”, “Ziya Bey’e ne oldu?” Bilmiyorum. Ben de herhangi bir okur kadar hakimim bu boşluklara. Nasıl isterseniz öyle hayal edebilirsiniz bu paralel hikâyeleri. Ama benim dönüp bunları bir devam hikâyesi haline getirmek gibi bir niyetim yok valla. Hercümerç yaşandı ve bitti diyebiliriz. Okurun zihninde karakterler anlatılmayan paralel hikâyeleriyle kalsın isterim.

Her eser, türü ne olursa olsun, yazarın yaşamından izler taşır. Hercümerç‘te bu izleri sürmek mümkün mü? Örneğin Hayri. Ogan Güner ile Hayri arasında bir ilişki var mı sizce?

Bilebildiğim kadarıyla yok.

Hayri ile devam edelim. Kitapta tasavvur edilen dönem ile Hayri’nin kişiliği çok örtüşüyor. Hercümerç yani. Bir düzen adamı değil Hayri, kendi sonunu getirecek de olsa, düzensizlikte kendini buluyor. Nedir Hayri’nin motivasyonu? Vatanseverlik değil, bana kalırsa.

Vaziyeti meteoroloji terminolojisiyle hayal etmeye çalışalım. Zaman ve mekân itibariyle birbirinin içini giren, birbirini tetikleyen bir yüksek basınç ve bir de alçak basınç dalgası var belki de. Yüksek basınçtan kastım, yüzyılın ilk çeyreğindeki modernite çalkantısı. Evrensel diyemesek de dünyanın büyük bir kısmındaki bu yüksek basınç ontolojik olarak sıkıntılı, huzursuz bireyler üretiyor. Tanrının öldüğü, ebedi addedilen aidiyetlerin bir anda buharlaştığı bir çağın karakterleri bunlar. Alçak basınçta ise vatansız ve yurtsuz kalmayla yüzleşen karakterler ortaya çıkıyor. Ülke işgal altında. Payitaht bir parodiden ibaret vesaire. Hayri’nin de, hikâyedeki birçok karakterin de motivasyonları bu iki basıncın ortak eseri galiba.

Ziya Bey ile Hayri arasında baba-oğul benzeri bir ilişki izlenimi var romanın başlarında, ama daha sonra bu ilişkiyi de bir sis tabakası örtüyor. Hayri’nin hiç mi böyle bir bağı olmadı?

Evrensel kabul ettiğimiz bazı dinamikler var. Baba-oğul ilişkisinin belirleyiciliği gibi. Oedipus, Elektra vesaire gibi evrensel ve çağlar boyunca hiç değişmeyen kadim dinamikler olduğunu düşünüyoruz bunların ve okuduğumuz, seyrettiğimiz şeylerde bunların izini sürüyoruz. Belki de sandığımız kadar evrensel değildir bu dinamikler. Oğulun bir baba ya da ana arayışında olmadığı haller mevcut olabilir. Oedipus’un yazıldığı çağda, böyle bir dinamiğe temel oluşturacak bir ana-baba veya aile dinamiği yoktu ki. Bunlar değişken parametreler. Bunları temel ve evrensel dinamikler olarak formüle eden Freud galiba. Oysa bunu yaparken elindeki tek done dönemin Viyana burjuvazisinin aile yapısıydı. Bu bağlar olmadan yaşayabilen karakterler var olamaz mı? Bu dinamikleri reddeden bir nesil. 1934 yılında D Grubu’nun sergi açılışında Necip Fazıl ateşli bir konuşma yapar ve kendilerini “babamızın babamız olduğuna inanmayan” bir nesil olarak tarif eder. Gerçi sonrasında babasızlığa tahammül edemeyip kendi uydurduğu bir Büyük Baba’nın peşine düşecektir ama yine de bu konuşması o dönem ve “yeni insan” için bir belge niteliğindedir bana göre.

Hercümerç’in kadın karakterleri, Asude ve Marişka, oldukça güçlüler; ama nihayetinde birer “femme fatale” olarak beliriyorlar olay örgüsünde. Oysa bu Hercümerç içinde bambaşka bir yol bekliyor okur onlardan. Katılır mısınız?

Femme fatale? Emin değilim. Femme’ı bir kenara ayırırsak her karakterin doğası gereği fatale olduğu söylenebilir. Hikâyenin vardığı noktayı düşündüğümüzde Hayri içlerinde en fatale olanı belki. Niyet etmeden etrafına ölümü getiriyor. Bu açıdan kadın karakterlerin kara film tadında birer femme fatale olduğunu sanmıyorum, en azından onlara böyle bir şey yüklemek gibi bir derdim olmadı. Yaşayabilmek için çevremizi kendi faydamıza dönüştürüyoruz. Bu her organizmanın gerçeği. Ve çoğu zaman niyetimiz o olmasa da çevremiz için zararlı ve kimi zaman da ölümcül olabiliyoruz. Hercümerç‘teki karakterler de bundan payına düşeni alıyor.

Hercümerç için hazırladığınız playlist’i dinlemek de çok keyifliydi. Sizce bu röportaj hangi şarkı ile sona ermeli?

O zaman son şarkı Kültür Mafyası takipçileri için bir tüyo içersin. Kitabı yazarken, Hayri’nin kafasında taşıdığı tarifsiz müziğin karşılığı benim için Miles Davis’ten Intruder idi. Intruder ile noktalayalım röportajı.

turgay özçelik

Kültür Mafyası Editörü
turgay@kulturmafyasi.com
Paylaş