Pek sevmedim bu şehri. Soğuk. Çok soğuk. Sürekli gri bulutların altında insanlar. İnsanlar da soğuk, sanki o ihtişamlı grilik, donukluk insanların yüzlerine, kalplerine işlemiş gibi. Kötü bir yer burası. Maviyi özledim. Evimizin balkonundan denizi izlerken yüzümüze hafif bir rüzgâr değip geçerdi, hatırlıyor musun? Sanki denizin mavisinden bir parça getirip önümüze koyardı. Neydi o esintinin adı hep unutuyorum… Burada öyle güzel şeyler yok, buradaki insanların öyle güzel şeylerden haberi de yok. Bilmiyorlar. Ne acı değil mi? Neyse, kaldığım yer fena değil. Küçük ama yeterli… Geceleri de pek soğuk olmuyor neyse ki. Endişelenme, kazaklarım ve kalın bir botum var. Bugün yolda yürürken ince bir kedi sesi duydum, cılız bir ses. Sonra saklandıkları arabanın altından çıkıp önümü kestiler. İki tane yavru kedi… Elimdeki tavuklu sandviçin kokusuna geldiler herhalde. Böyle bir şehirde akıl alır gibi değil. Karşımda durup gözlerimin içine baktılar. Onlara verdim yemeğimi. Hayatta güzel şeyler de olmalı bazen…

Mektubunu olduğu gibi bıraktı küçük masasının üstüne. Birkaç haftadır bu şehirdeydi ve bu süre şehirden nefret etmeye yetmişti. Diğer şehirlerden farklıydı; soğuktu, buz gibiydi, insanlar birbirlerinin yüzüne bile bakmıyor, sanki tüm şehri kaplayan o gri bulutların esiri olmuş gibi davranıyorlardı. Sürekli kötü bir şeyler olacağını hissettiriyordu bu şehir ona. Durduk yere, ansızın olabilecek en kötü şey olabilirdi. Veya en iyisi hiçbir şey olmazdı. İyi bir şeyler beklenecek bir havası yoktu bu şehrin. Sıcak ve güler yüzlü şehirler şimdilik çok uzaktaydı.

Cebindeki kısıtlı parayla yine en ucuz pansiyonlardan birini bulmuş, bu tek göz odada bu şehirde tutunmanın yollarını arıyordu. İş görüşmelerine giderken giyeceği elbiselerin kırışmamasını sağlayacak bir dolap, küçük ama hiç kullanmadığı bir televizyon, minik bir masa ve sandalye, odaya göre fazlaca büyük iki kişilik bir yatak ve zar zor sığdığı daracık bir tuvalet vardı bu ucuz odada. Yeterliydi. Fazlasına ihtiyacı da gücü de yoktu zaten. Bir de pansiyonun sahibi yaşlı, suratsız, titrek elli bir adam… Adamı gözü pek tutmamıştı ama bu şehre göre oldukça sıradan bir adamdı. Soru sorulmadığı sürece konuşmazdı, zaten en fazla iki ya da üç kez bir şey sorması gerekmişti. Ne zaman görse elinde gazetesi bir şeyler karalıyordu. Hâlâ iş bulamamak iyice can sıkıcı bir hal almıştı. Yaptığı birkaç görüşme iyi geçmemişti. İlk defa gece dışarı çıkmaya karar verdi. Bu ruhsuz ve donuk şehrin gecesinin de hiç farklı olmadığına emin ama yine de meraklı bir şekilde merkezdeki eğlence yerlerine doğru yürümeye başladı. Gördüklerine pek şaşırmadı; hayat kadınları, travestiler, uyuşturucu satıcıları, ellerinde içki şişeleriyle bağıran genç çocuklardan geçilmiyordu ortalık. İnsanlar bu sefer gülüyordu ama yüzlerindeki ifade daha çok acımasızlığı çağrıştırıyor, kötü karakter gülüşleriyle her an patlamaya hazır bir bomba gibi bir o yana, bir bu yana koşturuyorlardı. Gündüzlerin bir patlaması olarak çok daha acımasız bir görüntüye bulanmıştı gece. Sanki tüm o insanlar geceleri kılık değiştirmiş, içinde ne varsa akıtıyorlardı geceye. Her ihtimale karşı küçük çantasında sakladığı bıçağını dikkatlice kontrol etti, makyaj malzemelerinin yanındaydı. Kendini biraz da olsa rahatlamış hissetti. Diğer mekânlara nazaran daha derli toplu gördüğü bir bara girdi. Kapıya en yakın masalardan birine oturup bira söyledi. Müzik güzeldi, bira güzeldi ve insanların donuk ve kayıtsız halleri dışarısına göre çok daha sakin kılıyordu içerisini. İstediği de buydu zaten; biraz kafasını dinlemek ve sabah iş görüşmesine dingin bir şekilde gitmek. İkinci birasından sonra küçük çantasını da yanına alarak tuvalete gitti. Oldukça temiz görünüyordu içerisi. Dolu olan tek kabin için beklerken aynaya, yüzüne baktı; gözaltlarındaki şişkinlik iyice belli oluyordu. Sol yanağından boğazına doğru inen ince bir kırışıklık gördü. Nereden çıktı bu şimdi der gibi aynaya iyice yaklaştırdı yüzünü. O an tuvalete giren iki adamla aynada yüz yüze geldiler. Birkaç saniye hareketsiz bir şekilde bakıştılar, yanlış yere girdiklerini anlamalarını ve gitmelerini bekliyordu. Ama yüzlerinde tüm şehrin mührü gibi duran o donuk bakışlar hiç de yanlış yerde olmadıklarını söyler gibiydi. Bu iki iri adamın arasında pek bir şansı yoktu bu daracık yerde. Elini hemen çantasına götürdü. Adamlardan biri, “İçecek bir şeylere ihtiyacın var gibi…” dedikten sonra avucundaki hapı ona doğru uzattı. Diğer adamın nefesini hissediyordu bu kutu kadar yerin içinde. “Hayır, gerek yok” diye cevap verdi. Adam hapı hızlı bir şekilde ağzına atıp ellerini elbisesinin üstünden bacaklarına götürdü. Sesini çıkartmadan bekliyordu. Bir adım daha ileri giderse çantasından bıçağını çıkaracaktı. Bir anda adam elini çekip, “Seninle ilgilenmeyi isterdik ama şimdi başka bir işimiz var. Belki yarın gece, ne dersin?” deyip yanındaki adamla birlikte dolu kabinin kapısını açtı. Klozetin üstünde oturmuş, onların gelmesini bekleyen kadını gördü. Kadın, “Hiç gelmeyeceksiniz sandım” dedikten sonra adamları içeri alıp kapıyı kapattı. Aynadaki kendi yüzüyle baş başa kalmıştı; bir an gözlerinin içine baktı ve hemen kendini dışarıya attı. Hızlıca hesabı ödeyip barın önüne çıktı ve bulduğu ilk taksiye bindi.

Sadece uyumak istiyordu; gözlerini kapatıp huzur içinde kendini bulacağı düşler kurup, yarına biraz da olsa güçlü uyanmaktı tek derdi bu gecelik. Pansiyona vardığında yaşlı adam her zamanki yerinde değildi. Hızlı adımlarla merdivenlerden çıkmaya başladı. İkinci katta karşılaştılar; yaşlı adam nefes nefese kalmış, merdivenleri inerken bile zorlanır görünüyordu. Adam, onu görür görmez ellerini arkaya götürüp bir şeyler saklar gibi yaptı. Tam yanından geçerken birkaç haftadır onu ilk kez yüzünde hafif de olsa bir tebessümle gördüğünü fark etti. Odasına girer girmez ışıkları bile açmadan kendini yatağa attı. Yüzünü yastığına gömüp bu geceki akıl almaz olayı, ne kadar lanet bir yerde olduğunu ve ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Midesi bulandı. Bir anda ağlamaya başladı. Uzun zamandır ağlamamıştı; kendine, bu güçlü kadına bunu yasaklamıştı. Zayıf görünmeyi yakıştırmıyordu. Ama ilk defa yorgun, çaresiz hissetti kendini. Ve korkmaya başladı ağlarken. Ağladıkça güçsüz tarafı ortaya çıkıyor gibiydi. Hıçkırıkların, gözyaşların arasında yüzünü gömdüğü yastıkta bir anda buz kesti. Ağlaması bir anda kesildi. Yastığı ucuz, keskin, berbat bir tıraş losyonu kokuyordu. Yataktan fırladığı gibi odanın ışıklarını açıp etrafı incelemeye başladı. Oda karışık değildi. Giysi dolabını açtığında ise aynı koku yine yüzüne vurdu. Elbiseleri, çorapları, külotları karıştırılmış ama nispeten düzenli bir şekilde tekrar aynı yere konmuştu. İçindeki korku daha da harlandı. Belki bu şehirden gitmesi o an için çok zordu ama en azından kaldığı yeri değiştirebilirdi. Sabah ayrılmayı kafasına koydu. Yastığını odanın bir köşesine atıp yatağına girdi.

Sabah uyandığında apar topar eşyalarını topladı. Hafif bir makyaj yapıp kaçarcasına odayı terk edip merdivenlerden aşağı indi. Yaşlı adam aynı yerde, elinde gazetesi bir şeyler karalıyordu. “Ayrılıyorum” dedi anahtarları bankonun üzerine koyarken. Adam gözlerini kıpırdattı, sanki sadece karşındakinin kim olduğunu bilmek istercesine. Elindeki ve sırtındaki çantayla yürümenin aptallık olacağını düşünüp otobüse binmeye karar verdi. Durak yakındı. Dün gece yaşadıkları aklından çıkmıyor, o sahneler gözünün önüne geldikçe aklını kaçıracak gibi oluyor, adımlarını daha bir sert atıyordu. Otobüs durağına geldiğinde gideceği yerin otobüsünü birkaç dakika ile kaçırdığını söyledi yaşlı bir kadın. “Ama meraklanma evladım, on beş dakikaya gelir” diyerek oturması için bankın boş tarafını eliyle işaret etti. Kadının bu samimiyeti hoşuna gitmişti, ondan da öte neredeyse bu şehirde gördüğü en içten tebessüm buydu. Banka oturur oturmaz aklına bir sancı gibi mektubu düştü; odasında, masanın üstünde öylece unutmuştu onu. On beş dakika içinde gidip gelebilirdi. Yaşlı kadına dönüp geri gelene kadar çantalarına göz kulak olmasını rica etti. Kadın aynı gülümsemeyle karşılık verdi. Küçük çantasının ipini boynuna dolayıp ok gibi fırladı pansiyona, odasına doğru. Nefes nefese pansiyonun kapısından içeri daldığında bankonun arkasındaki yaşlı adamı göremedi. Onun yerine genç bir kız oturuyordu. Az evvel odasını terk ettiğini ama odasında bir eşyasını unuttuğunu söyleyip anahtarı rica etti. Kız, “Babam odanızı temizlemek için şu an orada, çıkabilirsiniz tabii ki…” der demez koşar adımlarla merdivene yönelip basamakları ikişer üçer çıkmaya başladı. Kapıyı açar açmaz gördüğü manzara mide bulandırıcıydı. Adam, belden aşağısı çıplak bir şekilde yastığı kucağına almış, elinde de kendisinden çalmış olduğunu gördüğü külotla yatakta oturuyordu. Yaşlı adam kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle yataktan fırlayıp, “Çok özür dilerim, lütfen affedin. Ben… Ben çok utanıyorum” diyerek o iğrenç ve acıklı sesiyle yalvarmaya başladı. “Lütfen kimseye bir şey söylemeyin… Lütfen… Kızım aşağıda… Anlıyor musun?” Kıpkırmızı olmuş yüzüyle yastığı önünden çekmeden sağa sola bakınıp pantolonunu arıyordu. Adamın bu hali bir yana, gözü bir anda masanın üstünde duran mektubuna takıldı. Bir an da olsa rahatlamış hissetti kendini. O sırada adamın pantolonunu bulduğunu ve giyinmek için arkasını döndüğünü gördü. Hiç tereddüt etmeden küçük çantasından bıçağını çıkardı ve ona doğru bir adım attı. Sol yanına, boşluğuna doğru sapladı bıçağını. Adam bir hışımla yüzünü döner dönmez bu sefer göbeğinin tam ortasına soktu bıçağını. Bir kâğıdın yırtılma sesi gibiydi, ilk defa duymuştu. Adam dizlerinin önüne düştü, sonra da yığıldı. Kanlı elleriyle sadece birkaç saniye öylece kalıp adamı seyretti. Tek bacağını sokabildiği pantolonunun cebinden bir tomar para düşmüştü. Bıçağını yatağa silip çantasına geri koydu. Mektubunun durduğu masaya gitti, sandalyeyi çekip oturdu.

                Yine de bu kadar kötülük varken yaşama tutunmak çok zor. Onlar gibi olmak istemiyorum, olamam da zaten. Ayak uydurmak zor… Görüneni görmemezlikten gelmek, susmak da olmaz. Her denizde yaşayamayan balıklar vardır bilirsin, her yerin güneşini beğenmeyen çiçekler gibi… Bazı insanlar da her yerde nefes alamıyor işte… Kolay değil. Elleri kirleniyor önce, sonra da aklı ve kalbi… Buradan ayrılmaya karar verdim. Sana yeni bir şehirden yine yazacağım.

Kızın.

Latest posts by Emre Ocaklı (see all)

Paylaş