Yazarlarımızdan Sinan Sülün ile, dostumuz Sandık Dergi ekibinden Merve Sarıhan ve Ahmet Tok’un, Sinan Sülün’ün öykü kitabı Karahindiba hakkında yaptıkları söyleşi:

 

Merve Sarıhan: Kitabınız 1 ayda 2. baskıyı gördü? Kaç bin basıldı?

Sinan Sülün: Bir baskı bin adetti. Evet bu iyi bir şey. Ülkemizde öykü kitapları genelde bu kadar hızlı yeni baskı görmez. Böyle bakıldığında Karahindiba iyi tepki almış bir ilk kitaptı diyebilirim. Okurlardan, gazetecilerden ya da eleştirmenlerden aldığım tepkiler olumluydu. İkinci baskı yapması sevindirdi ama ikinci baskı yapmasından daha çok insana ulaşması, benle aynı derdi paylaşan, insanlara ulaşması ve bizleri bir araya getirmesi açısından sevindiriciydi.

MS: Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?

SS: Bir başarı var mı bilmiyorum.

MS: Bence var çünkü hem kendim çok severek okudum, hem de kitap hakkında hiç kötü eleştiri okumadım.

SS: Evet, genelde iyiydi. Şuna bağlıyorum, ben 80 doğumluyum, bizim kuşak biraz arada kalmış bir kuşak oldu. Teknoloji, sosyal – kültürel ya da siyasi açıdan eskiyi de yeniyi de gördük. Bu yüzden fay hatlarına sahip bir kuşak olduğumuza inanıyorum. Şu anda 20’lerin sonunda ya da 30’ların başında olan birçok insanın bir hayali vardı, ama 2000’lere gelince bu hayallerimizi gerçekleştiremediğimizi ya da tırnak içinde mağlup olduğumuzu gördük. Genel bir mağlubiyet olmasa da yenildik. İş hayatımızda, aşk hayatımızda, sosyal hayatımızda hayatın depremlerinden payımıza düşeni aldık. Herkes başka bir şey yapmak istiyordu. Kimisi kitap çıkarmak, kimisi müzik yapmak, kimisi tiyatro yapmak ya da kimisi domates ekip yetiştirmek istiyordu, ya da bir arada yaşayabileceğini düşünüyordu, ama yalnızlaştık ya da yalnızlaştırıldık. Ne kadar karşı koyarsak koyalım çok da bir arada tutunmayı beceremedik. İş hayatına doğru döndüğümüzde, tuhaf mülakatlarla karşılaştık. Adnan Çubuk’un (kitap karakteri) yaşadığı mülakatların birçoğunu ben de yaşadım. Belki o kadar fantastik cevaplar olmadı ama benzer şeyler yaşadık. Ben iş hayatının böyle olacağını düşünmüyordum. Dergici, gazeteci olacağımı düşünüyordum ama hayat sizi öyle bir yere getiriyor ki John Lennon’a yaptığı gibi size sırrını veriyor sonra da tetiği çekiyor. Benim hissettiklerimin birçoğunu benim kuşağımdan insanların hissettiğini gördüm ve kitapta insanlar bunları buldu. Birçok yaşıtım “Ormanda bir canlı olsaydınız ne olurdunuz?” sorusuyla karşı karşıya kaldı. Saçma olduğunu bildi bu sorunun ama cevap vermek zorunda kaldı. Günün birinde kendi yaşıtlarından biri çıktı ve dedi ki burada bir saçmalık var, ben bunları deşifre edeceğim, o adam da/kadın da yazar da rahatladı.

Mavi pelikan hikâyesinde de, ona benzer hayal kırıklıklarımız oldu hepimizin. Biz başka bir aşk tahayyül ettik, başka bir ilişki biçimi kurduk, ama hayat bizim isteklerimizle çok ilgilenmiyormuş, bunu gördük. Bu istediklerimiz, hayal ettiklerimiz ya da savunduklarımız doğru değil miydi? Kesinlikle doğruydu. Benim için Sabahattin Ali büyük bir yazardır, hala dostlarıyla ailesiyle kurduğu rakı sofrası çok kıymetlidir. Bunu savunuyorum ama savunduğumuz şeyler hayal kırıklıklarına yol açabiliyor. Ama bu bir dönem, tekrar eski haline dönebiliyorsunuz. Bence insanların Karahindiba’yı, oradaki karakterleri sevmelerinin nedeni kendilerinden bir parça bulmalarıydı. Duygularının tercüme edilmiş haliydi. Buna bağlıyorum.

“Aşkın, tanım ve duygu itibariyle hiçbir kural dinlemediğini düşünüyorum. Kanser hücresi gibi bir anda çıkar.”

MS: Vikipedi’de sizden Türk öykü yazarı olarak bahsedilmiş. Bu sıfata ne diyorsunuz? Hep öykü mü yazacaksınız?

SS: Vikipedi’ye öyle yazılması gerekiyormuş ama hep öykü yazmayacağım. Aslında ne yazacağımı planlamıyorum, kitaptakilere başladığımda öykü oldular. Şu an düşündüğüm bir konu var, ilaç sektörüyle ilgili bir şey yazmak istiyorum. Bir öykü kadar kısa olmayacak, o yüzden de bu bir romana evrilecek gibi duruyor.

MS: Bu Bukowski’nin kitabı gibi. Postacılık yapıp Post Office diye bir kitap yazmış.

SS: Bu dünyada yaşıyorum ve ister istemez kendi resmime bakıyorum. Bir de gördüğün dünya çok enteresan, ben kan kanseri ilaçları üzerine çalışıyorum. Yapılan bir araştırmaya göre 2025 yılında ülkedeki her 4 kişiden biri kanser olacak. Şunu görüyorum, bilmem nerenin müdürü 35 yaşında çok parlak bir adam, halsizlik şikayetiyle hastaneye gelip lösemi teşhisiyle çıkıyor. O zaman gerçek başka bir şey diyorsunuz, hayat başka bir yerden dönüyor. Orada insanlar 3’e ayrılıyor. Hemen ölecek olanlar, birazdan ölecek olanlar, ölecek ama ne zaman öleceği belli olmayanlar. Ben üçüncü gruptayım. Kötü bir duygu, kötü bir his ama başka bir gerçek olduğunu kabul ediyorsunuz. İnsanın beyni sürekli kendisine yalan söylüyor. Hiçbir şeyin kıymeti kalmıyor. O zaman kotadır, satıştır ne kıymeti var? Asıl dünya orası, o yüzden orayı anlatmak istiyorum. Burada hiç ölmeyecek gibi muhabbet ediyoruz ama öyle bir şey yok. Oraya bir bakalım diyorum.

MS: Kitapta her karakterin ciddiyeti ve sorunları dışında fırlama bir yanı da var. Özellikle mizah içeren bir dergide editörlük yaptığınız için soruyorum. Mizahi bir yaklaşımınız var mı yazarken?

SS:  Hayvan bir kültür sanat dergisiydi ama mizah tarafı da vardı. Metin Üstündağ ve Hatice Meryem’le çalıştım uzun seneler. Onların hep bir mizahi bakış açısı vardır. Bana kazandırdıkları çok şey vardır. İkisi de çok kıymetlidir benim için. Mizahı seviyorum. Yaşadıklarımız çok acı şeyler. Bu kadar acıyı başka türlü hafifletemeyiz. O yüzden mizahı kullanmak hem yazarken, hem de hayatımda önemli. Böyle bir hayatta gülerek umutlu bir şekilde yaşamak zor. Mizah bizim hayatımızda teselli. Koyu bir filtre kahveye süt katmak gibi. Başka türlü içilmiyor o kahve.

Ahmet Tok: Peki bunun 80’li olmakla bir alakası var mı? Çoğu bir şeyler yapmaya çalışan 80’li insanları, hep bir mizahi dille kapatma çabasında görüyoruz.

SS: Onu pek bilmiyorum ama 80’lere bakıyorum. Benim kuşağımdan Emrah Serbes var, Alper Canıgüz, Murat Menteş var. Olabilir. Bir kaçıştan daha çok ben hayatın biraz daha fantastik olabileceğini düşünüyorum. Hayali seviyorum, masalları, komik şeyleri seviyorum. Gündelik hayatta da bu bakış açısına sahip oluyorum. Dil ve üslup da böyle gelişiyor olabilir.

MS: Mavi Pelikan için benim yorumum pelikan, aşkın çok farklı olabileceğini anlatıyordu. Sadece kadın ve erkek arasındaki aşk değil de kadınla kadın ya da erkekle erkek arasındaki aşkı da yansıtıyordu. Çeşitlendiriyordu. Anneler babalar çocuklarının normal olmasını ister ama pelikan sanki daha farklı bir dünyayı anlatıyordu. İnsanların görmek istemediği dünyayı, görmek istemediği aşk hayatını anlatıyordu.

SS: Kurarken biraz öyle de düşündüm. Hepimizin kodları var. Evlilik için, aşk için, iş hayatı için kodlar var. Onların dışına çıkmamaya çalışıyoruz. Sonra eşcinselliğe saygı duyuyoruz. Bu saygı duyma kısmı sıkıntılı. Bu bakış açısı bizim defolarımız. Bunlardan kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Aşkın, tanım ve duygu itibariyle hiçbir kural dinlemediğini düşünüyorum. Kanser hücresi gibi bir anda çıkar. Siz planlamazsınız. Plansız, aniden olan bir şeyi de mantıkla açıklayamazsınız. Sadece bir kadınla erkek arasında olduğunu düşünüyoruz. Oysa bir kadınla kadının arasındaki aşk çok daha yüce olabilir.

Bu hikayeyi yazarken eşcinsellik dışında, öteki olma kavramını düşündüm. Almanya’da Müslüman başı kapalı bir kıza aşık olan bir Alman’ın durumu da olabilir. Ya da o kızın bir Alman’a aşık olması da olabilir. Alevi olmak, Kürt olmak, Çerkez olmak… Çoğunluğun olduğu yerde azınlık olmak her zaman başkalaştırır. Çoğunlukken azınlıktan birine aşık olduğunuz zaman ya aşkınızın peşinden koşacaksınız ya da çoğunluğa uyup, annem babam haklıymış, SSK çok önemliymiş diyeceksiniz.

MS: Kitapta insanı çeken bir üslup görüyoruz, çok rahat okunuyor. 2 günde bitirdim kitabı ben mesela.

SS: Ben iki yılda yazdım.

“Hepimiz emekli olunca Dikili’de oturmak veya Ayvalık’ta ev sahibi olmak istiyoruz. Yok böyle bir şey. Bu bizi çalıştırmanın hayalidir.”

MS: Ama bitsin istemedim. Mavi pelikan çağdaş fabl örneği, Karahindiba ise fantastik ve eleştirel bir hikaye. Aralık hikayesinin başında “Aylak Adam”dan bir alıntı vardı. O alıntı tam olarak hikayeye uyuyordu ve yer yer Aylak Adam’ı da hissettim. Yusuf Atılgan’dan etkilendiğinizi düşündüm. 3 hikayede de farklı üsluplar gördüğüm için soruyorum. Farklı üsluplarda yazabildiğinizi düşünüyor musunuz?

SS: Olabilir, buna benzer şeyler söylendi. Farklı üsluplarda yazıyor muyum bilmiyorum, o hikayeler o şekilde çıktı. Eğer üç farklı üslup var diyorsak içinden birisiyle devam etmem gerekecek. Çünkü üçüyle de devam edemeyeceğim. Yazarlığın başında görünen bu farklı üsluplar benim devamında nasıl bir üslubum olacağını belirleyecektir diye düşünüyorum.

Yusuf Atılgan’dan etkilenmiş olmak gurur verir bana. Çok şey öğrenmişimdir. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali önemli yazarlar benim için. Yusuf Atılgan’ın dünyasını yakın bulurum kendime. Rıfat’taki dünya da Aylak Adam’a yakın bir dünya.

MS: Kitap adını Wolfgang Borchert’in Karahindiba hikayesinden mi aldı?

SS: Hayır ondan almıyor ama Borchert’i severim. Karahindiba ismini düşünüyordum. Bu isimde hikayeler var mı diye araştırırken Borchert’in bu hikayesiyle karşılaştım. Benim için güzel bir tesadüftür.

MS: Kapak çok güzel. Gülay Tunç kitabın ismine çok güzel uydurmuş kapağı. İstediğiniz gibi mi oldu?

SS: Editör konusunda çok şanslı olduğumu hissediyorum, hem de kapak tasarımını yapan Gülay arkadaşım hakkında. İstediğim gibi oldu. Ben bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum. Sade bir şey istiyordum ama kapak ve genel editoryal onlara aittir. Genelde insanların sevdiği bir kapak tasarımı oldu. O yüzden kitabın Sel Yayıncılık’tan çıkmış olması benim için mutluluk verici.

MS: Kültür Mafyası’nda yazdığınız “Bahara Kadar Bekle, Bandini” yazısında yine eleştirel ve sert bir dil var.

SS: İnsan yaşadığı yere benzer derler ya, insan çalıştığı yere benzemez ama. O kadar rahatsız eden şey var ki. Bunlardan kurtulmak istiyorsunuz ve aslında hepimizi inandırdıkları şeyler var. Hepimiz emekli olunca Dikili’de oturmak veya Ayvalık’ta ev sahibi olmak istiyoruz. Yok böyle bir şey. Bu bizi çalıştırmanın hayalidir. Tavşana tutulan havuçtur. Bize ait bir hayal olmadığını düşünüyorum bu hayalin. Herkes aşık olmak istiyor ama kimse sevmek istemiyor. Ortada bir tuhaflık var.

MS: Buradan Fante’yi de sevdiğinizi çıkarıyoruz. Başka kimleri okursunuz?

SS: Oğuz Atay, Wolfgang Borchert ve Sabahattin Ali benim için çok önemlidir. Onun dışında Salinger severim. Dostoyevski – Yeraltından Notlar, Paul Auster – Vertigo, Jack London – Martin Eden bunları temel sayabilirim ama okuduğumuz her şey etkiler etkiler. Şairleri çok severim. Mesela Birhan Keskin, Edip Cansever, Didem Madak, Turgut Uyar, Gülten Akın, Furuğ Ferruhzad. Şairleri dünyayı ters düz eden insanlar olarak görürüm. Kıymetli olanlar bunlardır.“Bir kitabı okuduğunuzda eğer keşke bu yazar benim arkadaşım olsaydı diyorsanız, o kitap iyidir.” diyor Salinger. Bende tüm Oğuz Atay’ın arkadaşım olmasını isterdim.

Merve, Ahmet: Çok teşekkür ederiz röportaj için.

SS: Sizleri tanıdığım için çok keyif aldım. Sandık figürünü seviyorum. Çünkü içini açtığınızda ne çıkacak bilmiyorsunuz. Hayata benziyor. Aşka benziyor. Ne çıkarsa bahtınıza. Biraz tesadüf. Sandık’a yayın hayatında başarılar dilerim.

Sandık Dergi

 

Paylaş