İşte yine aynı ses; metalik, rahatsız edici… Önce elleri titremeye başladı… Göz bebeklerinin büyüdüğünü, kalbinin daha hızlı çarptığını hissetti. Yanından geçen kadının telefonda yüksek sesle konuşması, karşıdan gelen sevgililer… Çevresindeki insanlar tahammül sınırını zorlamaya başlamışlardı. Arabaların korna sesleri kulaklarını tırmalıyordu. İçindeki o metalik sesin gelmekte olduğunu anladı. Geçen sefer de böyle olmuştu. Kenan, onu arkadaşlarıyla tanıştırdığı sırada, onlar “Freud mu, Eric mi?” diye sohbet ettikleri sırada… Yaptıklarını hatırlayınca bir an önce eve gitmesi gerektiğini anladı. Bu sefer yanında Kenan gibi onu durduracak biri de yoktu. Zaten o günden sonra Kenan bir daha hiç olmadı.

Aylardır en olmadık yerlerde ve en olmadık zamanlarda bedeninden yükselen bu sesle alt üst oluyordu Sevda. Sesin nerede ve ne zaman geleceği hiç belli olmadığı gibi, geldiği zaman da Sevda ne yapıyorsa yarım bırakıyor, sesin isteklerine boyun eğmek zorunda kalıyordu.

Şimdi de çalıştığı gazetenin Taksim’deki binasından yeni çıkmıştı. Her şey, herkes olması gerektiği gibiydi aslında bugün. Patron yine tepesine binmiş, yaptığı haberler yine okunmamış, arkadaşlarıyla öğle yemeğinin ardından çay ocağının çok pişmiş, şeker ayarı tutturulamamış, köpüğü Allah’a emanet Türk kahvesini içmiş, ardından yine çalışmış, çalışmıştı… Hayır, bir ara arkadaşı aradı, Sevda da onun anlattıklarına kahkaha atarken buldu kendini. Acaba sesi yeniden duymasını bu kahkaha tetiklemiş olabilir mi? Yok canım! O zaman her kahkaha attığında ortaya çıkması gerekmiyor mu? Peki niye tekrar duydu o sesi? İstanbul’un en sevdiği yerlerinden birinde, Dolmabahçe Sarayı’nın önünde yürürken, kulaklığında en sevdiği şarkı çalarken…

Beşiktaş Çarşı’daki küçük dairesinin kapısından girdiğinde nefes nefese kalmıştı. Elleri daha fazla titremeye başlamış, buna bir de dizleri de eklenince koşmak tam bir işkence haline gelmişti.

Buzdolabının kapağını düşman askerinin başını keser gibi büyük bir nefretle açtı. Elmayı, yeşil kabuklarını hiç düşürmeden soyup masanın üzerine bıraktı. Mandalinaları, beyaz şeritlerini tek tek temizleyip, elmanın yanına koydu. Armudun çekirdekli kısmını kesti, o da diğer meyvelerin yanına gitti. Hazırladığı meyvelere baktı, bunlar yeter miydi? Biraz domates, biraz salatalık, biraz biber ekledi. Peynir çıkardı yanlarına. Peyniri görünce aklına rakı sofrası kurmak geldi. Haydari, Çerkez tavuğu, közlenmiş kırmızı biber, şakşuka, deniz börülcesi… Önce bir Türk kahvesi sonra da cila niyetine bira… Olmadı, hiçbiri doyuramamıştı.

Kalktı masadan, annesini, babasını ve ablasını arayıp evine davet etti. Kardeşini es geçti, kıyamazdı ona. Annesini olamamış çocukluğundan, babasını savrulmuş erginliğinden yakaladı, onları da yuttu, ablasını yaşadığı suçluluklarından affetmedi. Hayır doymuyordu, hala gürüldeme sesleri geliyordu.

Beynini açtı; masanın bir yanına hırslarını, diğer tarafına öfkelerini koydu. Sularının birbirine karışmaması gerekiyordu. Kızgınlıkları vardı bir de, onları da öfkesinin üzerine serpiştirdi. Bir daha daldırdı elini beynine, zekasının üzerine şaşkınlıklarını, korkularının üzerine bilinçaltını koydu. Sonra hepsini sindire sindire yuttu, hayır gurultu geçmiyordu.

Kalbini kıran, aşık olduğu erkekleri aradı. Kimi gelmek istemedi, kimi telefonlarını açmadı. Kimi açtıkları telefonda laubali konuşmalar yaptı, kimi üstten ses tonlarını savurdu Sevda’nın üzerine. Hiçbirini takmadı, bir yolunu bulup evine çağırdı. Canını en çok yakanlardan başladı yemeye. Onları yedikçe içindeki yaralara tuzlu deniz suyu olacaklarına; yok oluşlarıyla yaralarını iyileştireceklerini düşünüyordu… Fakat sızısının çok azına iyi gelmişti adamların yok oluşları. Daha fazlasını istiyordu içindeki gürültü, çok daha fazlasını… Balkona çıktı. Oksijeni çekti ciğerlerine, yetmedi. Kan damlıyordu ellerinden, ağzından. Yediği insanların kanlarıydı bunlar. Umursamadı. Gözleri, iyi güzel bir şeylere bakabilse belki geçerdi gürültü. Karşıdaki apartmanın bahçesinde bir kadın küçük kızıyla bir yavru kediyi besliyordu. Hayır, hayır! Bu görüntü içindeki gürültüyü bastırmak şöyle dursun, daha da azdırdı. Hatta eskisinden de daha güçlü bağırıyordu artık. Sevda kulaklarını elleri ile kapatıp, gözlerini sımsıkı yumarak balkona yığıldı. Ses gittikçe yükseliyor, Sevda’nın çevresiyle irtibatının kesilmesine neden oluyordu. Son bir gayretle kendini balkondan odaya attı.

Kaç zamandır bu sesle yaşadığını; susturmak için neleri, kimleri kurban ettiğini Sevda da bilmiyordu. Çok uzun süredir devam ediyordu evet ama hiçbir zaman bu kadar canını acıtmamış, benliğini ele geçirmemişti. Sevda büyüdükçe o da büyüyordu sanki. Sevda hayatta ilerledikçe, o da Sevda’nın içinde ilerliyordu. Metalik sesi ilk fark ettiğinde onunla savaşmak, onu alt etmek, istediklerini yapmamak için çok çaba sarf etmişti ama nafile. Sesin ortaya çıkışında nasıl bilinçli bir davranışı yoksa, yok olmasında da bilinçli hiçbir davranış işe yaramayacaktı.

İçindeki ses her geçen dakika büyüyordu, Sevda da tüm bunların nedenini düşünürken kendisini salondaki büyük boy aynasının karşında buldu. Gözleri çektiği acıdan şişmiş, göz bebekleri kızarmıştı. Ellerindeki kan kurumuş, koyu kırmızı bir hal almıştı. Tırnaklarının içi kan lekelerinden kahverengiye dönmüştü. Derin ve sık nefesler alıyor; göğsü bir alçalıp yükseliyordu. Uzun siyah saçları darmadağınıktı. Elleri titriyordu. Bu görüntüsüyle insan olmaktan çok uzaktı. Ses bir kez daha, büyük bir gürültüyle yükseldi içinden. O kadar şiddetliydi ki bu sonuncusu, Sevda korkunç bir çığlık atarak iki büklüm kaldı aynanın karşısında. Gözlerine dolan yaşlarla şimdi kendini daha da aciz, içindeki sesin kölesi hissediyordu. Bakışlarını aynaya çevirdi. “Bu böyle devam edemez” diye düşündü. İçinden yükselen bu ses Sevda’yı, çevresini, duygularını bitirmeden bu sesi bitirmeliydi. ‘Madem bu ses benden geliyor, madem içimde o zaman kaynağı benim demektir. Sese ulaşmamın imkanı yok. O zaman geriye tek bir çare kalıyor.’ Daha fazla düşünmedi. Son bir gayretle mutfağa gitti, çekmeceden ekmek bıçağını aldı. Mutfaktan çıkmadan önce buzdolabının üstündeki mıktanıslı kağıda ellerinin titremesini durdurmaya çalışarak küçük bir not yazdı. Aynanın karşısına tekrar geldiğinde dik durmaya çalıştı. Çünkü bunu yaparken kendini güçsüz ve korkak görmek istemiyordu. Yüzündeki gülümsemeye kendi bile inanmadan ve onu kaybetmemek için hızlıca bıçağı kalbine sapladı. İçindeki sesten çok daha korkunç bir çığlık kapladı her yanı. Nasıl sapladıysa aynı kararlıklıkla çıkardı bıçağı kalbinden. Bir daha, bir daha sapladı. Parkenin üzerindenki kan ve et yığının üzerine Sevda’nın cansız bedeni de düştü.

Sevda’ya iki gündür ulaşamayan iş arkadaşları, kapısını zorla kırıp girdikleri evde kurumuş, kokmuş kan ve et parçaları, bir de Sevda’nın gülümseyen cesediyle karşılaştılar. Gördüklerinden midesi bulanan ve kusmak için mutfak lavabosuna koşan Mehmet, buzdolabının üzerindeki notu zar zor okuyabildi:

“Ne yaparsam yapayım çok zordu doyurmak, içimdeki hayvanı”

Selin Çalışkan


Kapak görseli: Onur Mansız, “Open Your Eyes”, yağlı boya, 125 x 180 cm

Paylaş